Tuesday, April 07, 2020

Papiss Demba Cissé: "Her zaman 'hazır ol'da yaşadım"

Senegal'de başlayan kariyerini Fransa, Almanya, İngiltere ve Çin liglerinin ardından Süper Lig'de sürdürüyor. Alanyaspor formasıyla attığı gollerle parmak ısırtan 34 yaşındaki golcü, kendisini 20 yaşında gibi hissettiğini söylüyor. Sülalesi profesyonel asker olan Senegalli, her zaman 'hazır ol'da yaşadığını, ailesinin verdiği eğitim sayesinde doğru yoldan hiç sapmadığını ve bunun karşılığını aldığını anlatıyor. İngiltere'den Çin'e gidişini "Senegal'deki fakir insanlara yardım için yatırım yapmak istedim" diye açıklayan usta golcü, "Biz inanan ve insanlara yardım etmeyi seven insanlarız. Sanırım bu tarz ameller bizi sportif anlamda da başarıya ulaştırıyor" diyor ve penaltı atmaya da devam edeceğini belirtiyor.


3 Haziran 1985 Dakar doğumlusun. Her şeyden önce Senegal'de nasıl bir çocukluk geçirdin? O yılları nasıl hatırlıyorsun?
Çok mutlu, aktif bir çocukluğum oldu. Afrika'da ailem vardı her şeyden önce. Bu bizim için çok önemliydi. Annem, babam sağlıklı ve hayattaydı. Afrika'daki her çocuk gibi biz de sokaklarda koşar, oynardık. Ekonomik durumumuz çok çok iyi değildi ama Afrika'da alışılagelmiş fakir yaşam hayatımız da yoktu çok şükür. Babam her zaman benim süper kahramanımdır. Çünkü bizi doyurmak, iyi imkânları sağlamak için her zaman elinden geleni yaptı. O yüzden o benim süper kahramanım. Dediğim gibi, güzel bir çocukluğum oldu Dakar'da… Çok mutluydum.
Aileni tanıyabilir miyiz? Annen, baban, varsa kardeşlerin neler yapıyor? Ne işle meşguller?
İki kız, iki de erkek kardeşiz. Annem ev hanımı, babam askerdi. Farklı şehirlerde görev yapıyordu. Biraz önce bahsettiğim gibi, bize her türlü imkânı sağlamak adına askerliğin yanı sıra farklı işlerde de çalışırdı. Benden büyük bir ablam var. Ben ailenin ikinci çocuğuyum. Ama babam iki kadınla daha evlendi sonrasında. Onlardan da kardeşlerim var. Dediğim gibi, güzel bir çocukluğum oldu. Babam sürekli şehir dışındaydı. Eve bizi görmek ve kazandığı parayı getirmek için gelirdi.
Bütün sülalem asker
Ailende senden başka sporla ilgilenen birileri var mı? Sendeki yeteneği ilk kim keşfetti ve futbolcu olman için seni bir kulübün kapısından içeri soktu?
Ben ailenin sporla ilgilenen tek üyesiyim. Bizim bütün aile bireyleri profesyonel asker… Amcalarım, dedelerim, herkes asker… Sadece şimdi en ufak kardeşlerimden biri futbolcu olmaya çalışıyor. Onun dışında bizden başka kimse yok sporla ilgilenen… Biz küçükken sokaklarda futbol oynardık. Bunu eğlence amaçlı yapardık. Fakat çevremdeki insanlar sürekli beni futbola yönlendirdi. Tek bir kişi yok aslında beni futbola yönlendiren ya da yeteneğimi keşfeden… Biz Dakar'ın biraz daha iç kısımlarındaydık. Herkes bana, "Dakar'a git. Futbol kulüplerine git… Akademilere git…" diye tavsiyelerde bulunuyordu. 2000 yılında Dakar'da akademiye gittim. Deneme süreci oldu. İşler yaver gitti ve şimdi buradayım…

Futbola Generation Foot takımında başladığını görüyoruz. Oradan da AS Douanes takımına geçtiğini görüyoruz. Senegal'de nasıl bir altyapı eğitimi aldın? Neler yaşadın?
Bahsettiğiniz gibi futbola orada başladım ama ben Dakar'a geldikten sonra orada şöyle bir anlaşma yapmıştık: Ben burada üç ay futbol oynayacağım, üç ay içinde onlar bana Avrupa'dan bir takım bulacak. Eğer bulamazlarsa ben bu üç aylık süreçte sözleşmemi istediğim gibi feshedebilir ve bulduğum takıma gidebilirdim. Sağ olsun onlar da iyi iş çıkardı. FC Metz'e transferimi yaptılar. Benim orada çok ekstra bir altyapı çalışmam olmadı. Çok kısa bir süre oynadım ve Fransa'ya, Metz kulübüne transfer oldum.
FC Metz'de B takımda başlayıp A takıma yükseldin. Sonrasında FC Metz seni AS Cherbourg, LB Chateauroux takımlarına kiraladı. Fransa günlerin nasıl geçti?
Her Afrikalı futbolcu ya da Afrikalı insan olarak bizim için o değişim çok zor oldu. Çünkü 35-40 derecelik bir havadan; bir anda -10'a, -15'e geliyorsunuz. Bizim için hiç kolay olmadı. Tabiî Afrika'daki kültürü, alışkanlıklarımızı bırakıp, bir anda Avrupa'ya gelmek hiç kolay değil aslında. Başlangıçta çok zordu. Futbol anlamında da bir noktada sakat gelmiştim oraya. Tedavi süreci geçirdim. Sizin dediğiniz gibi B takımındaydım. Daha sonra son 12 maçta 9 gol attım ve Metz'le profesyonel sözleşme imzaladım. Sonrasında dediğiniz gibi beni sürekli kiralık olarak gönderdiler. Gittim, geldim, gittim, geldim… Kiralık gönderiyorlardı, tekrar dönüyordum ve bir daha kiralık gidiyordum. Daha sonra Metz 2. Lig'e düştüğünde orada oynadım. Takımı 1. Lig'e çıkarttıktan sonra beni tekrar kiralık gönderdiler. Döndüğümde sözleşmemin bitmesine iki yıl vardı sanırım. Yarım devre oynadıktan sonra Almanya'ya, Freiburg'a transfer oldum.
Doğru yoldan hiç sapmadım
Seninle birlikte Senegal'de futbola başlayan birçok arkadaşın futbolcu olamadı ama sen inanılmaz işler başardın ve bugün buradasın. O arkadaşlarına göre neleri farklı yaptın da bugün bu kariyere sahipsin?
Şimdi biliyorsunuz her ülkede her kültürde çocuk yetiştirme şekilleri vardır. Ailelerin çocuklara verdiği terbiye, eğitim, kültür vardır. Diğer arkadaşlarımda o eksikti demeyeceğim. Fakat beni sürekli motive eden, amacıma ulaşmamda yardımcı olan şey, ailemin bana verdiği eğitimdi. Ailemden ayrı kaldığım zaman beni motive eden, başarıya ulaşmamı sağlayan en büyük etken, ailemin bana öğrettikleriydi. Şu ana kadar da o eğitimi üzerimde tutuyorum. Doğru yoldan hiç ayrılmadım, hiç sapmadım. Sapmalar olmadı benim hayatımda. Ama birçok arkadaşımda bunu gördüm. O yaşanan sapmalar aramızdaki farkı oluşturdu. Şu an bu konumdayım ve mutluyum. Gerçekten de aileme minnettarım. Az önce söylediğim gibi benim ailemde herkes asker. Ben öyle bir eğitim aldım. Evde sürekli hazır ol pozisyonundaydık. Bu bana avantaj sağladı.
"Papiss uçuyorsun"
Freiburg'a transfer olduktan sonra adeta kendini buluyorsun. Freiburg ile bir tam, iki yarım sezonda 37 gol atma başarısını gösteriyorsun. Almanya sana neler kattı?
Kariyerimi gözümün önüne getirdiğim zaman; ülke ülke, dönem dönem, yıl yıl gerçekten bazen gülümsüyorum. Fransa'dan Almanya'ya transferimde birçok kişi, "Yapamazsın. Çok zor. Çok dikkatli ol" gibi şeyler söylediler. Oraya devre arasında gittim ve o yarım sezon çok hızlı geçti. Tam bir adaptasyon süreciydi ama çok hızlı geçti. İkinci sezonda sizin de dediğiniz gibi kendimi buldum. "Papiss uçuyorsun" dedim kendi kendime… Gerçekten Almanya bana çok şey kattı. Farklı tecrübeler edindim. Çünkü oradaki kalite ve disiplin gerçekten yüksek. Mücadele daha da yüksek. Gerçekten Almanya bana büyük katkıda bulundu.
Büyük başarın sonrası 13.5 milyon euro bedelle İngiltere kapıları sana açıldı ve Premier Lig ekibi Newcastle United'a transfer oldun. İngiliz ekibinde çok başarılı sezonlar geçirdin. Premier Lig günlerini nasıl anlatırsın?
Aslında hikâye Fransa'dan Almanya'ya olan transferimle hemen hemen aynı. Arkadaşlardan, "Çok zor olacak. Yapamazsın" mesajları… Daha sonra dedikodular, "Papiss şimdi faka bastı. Kesin olmayacak. İngiltere… Premier Lig… Zorluk derecesi çok yüksek…" Ama bu tarz şeyler beni motive eden unsurlardı. Gerçekten beni başarıya odaklayan, beni konsantre eden unsurlardı. Onlara çok teşekkür ederim ayrıca. Dediğim gibi, şu an kariyerime dönüp baktığım zaman gerçekten çok güzel anılarım var. Çok eğlenceli anlarım oldu. İngiltere'de futbol oynamak her futbolcunun isteğidir. Orası bana hem futbol adına hem de hayat adına çok şey kattı. Şu anda buradayım. Dediğim gibi, geriye dönüp baktığımda kariyerim başarılarla dolu. Her futbolcunun oynamak istediği bir ligde oynadım.
Çin'e Senegal'e yardım için gittim
2016 yılında futbol hayatına çok değişik bir yön verdin ve 7.5 milyon euro transfer bedeli karşılığında İngiltere'den Çin'e transfer oldun. Shandong Luneng tercihini nasıl yaptın ve Çin'de neler yaşadın?
Aslında bu kararı almak çok zor oldu benim için. Neden zordu? Çünkü artık İngiltere'deydiniz. Afrika'dan Fransa'ya gidişim kadar zor oldu. Ama oraya gitmek zorundaydım. O kararı çabuk almıştım. Fakat bu kararı almak benim için hiç kolay olmadı. Çünkü İngiltere'desiniz. Farklı bir yaşamınız var. Bir anda Çin'e gitmek çok sağlıklı bir karar olmayacaktı. Biliyorsunuz Newcastle United o zamanlar Premier Lig'den düşmüştü. Ben orada kalıp takımı Premier Lig'e çıkartmak istiyordum. Fakat birlikte çalıştığımız insanlar, kulüp tarafı, menajerlerim böyle bir karar aldık. Ben geriye dönüp bir baktım. Nereden geldiğimi hatırladım. Oradaki insanların yardıma muhtaç olduklarını düşünerek, İngiltere'den ve Çin'den kazanacağım parayı hesaplayarak, aradaki farkla Senegal'de bir yatırım yapmayı düşündüm. Öyle bir karar aldım. Senegal'de yardıma ihtiyacı olan insanlara, işe ihtiyacı olan insanlara iş kapısı sağlamak adına oradan kazandığım parayla yatırım yaptım. Bu karar beni motive etti. İşimi kolaylaştırdı. Daha sonra Çin'e gittim. Ama şu dönemde Çin'de geçen yıllarımı düşündüğüm zaman hiç de pişman değilim. Orada çok güzel günler geçirdim.
Tam da bu soruyu soracaktım ben de… Çin'de iki yıl geçirdin ancak istatistiklere baktığımızda performansının altına düştüğünü görüyoruz.
Shandong Luneng kulübü gerçekten çok güzel insanların olduğu bir kulüptü. Ben oraya giderken iki yıllık sözleşmem vardı. Kendi kendime, "Gideyim, iki yıl oynayayım, sonra döneyim" dedim. Böyle bir planım vardı. O plan doğrultusunda hareket ettim. Orada gerçekten çok iyi insanlar vardı. Teknik ekip, personel, kulüp çalışanları herkes çok iyiydi. Hatta sözleşmemin bitmesine 6 ay kala yeni iki yıllık sözleşme teklif ettiler ama ailem İngiltere'de olduğu için onları çok özlüyordum. En azından, "Avrupa'ya yakın bir ülkeye gideyim" diye düşündüm. O yüzden oradan ayrılmak zorunda kalmıştım. Ama dediğim gibi, hiç pişman değilim.
Ezan sesini duymak beni mutlu ediyor
Geçen sezon yolun Alanyaspor ile kesişti. Transferin nasıl gerçekleşti? Çin'den Türkiye'ye gelme kararını nasıl aldın? Türkiye hakkında bilgin var mıydı? Burada nasıl bir ülke ve lig buldun?
Çin'den döndükten sonra İngiltere'ye gittim. Orada bir takımla idmanlar yapmaya devam ettim. Oradaki hoca da sözleşme imzalamamı ve takımda kalmamı istedi. Transferimin bitmesine 15 gün kala biz sürekli Bursaspor ile dirsek temasındaydık. Ama Bursaspor olmadı. Son ana kadar konuştuk. Transferin bitmesine üç gün kala Alanyaspor teklifte bulundu. İngiltere'deydim. Menajerimle otururken ben birden, "Tamam ya Alanya'ya gidelim o zaman" dedim. Çok çabuk oldu. Onlar bile şaşırdı. "Emin misin?" dediler. Böyle bir karar verdik. Hızlı bir karardı. Transferin bitmesine iki gün vardı. Geldik bir anda. Şehri gördüm, başkanla tanıştım, kulübü gezdim. Sözleşme imzalama kararı aldım. Türkiye'yi daha önce duymuş, Türk kulüplerinden transfer teklifi de almıştım. Bir tanesi Sivasspor'du. Newcastle'da oynarken beni istemişlerdi. Fakat o zamanlar orada oynuyordum. Kariyerimi farklı bir ülkede geçirmek istemediğim için ilgimi çekmemişti. Türkiye'ye gelmeden önce elbette araştırma yaptım. Sonuçta dini İslam olan bir ülkeye geldim. Her şeyden önce bu beni mutlu ediyor. Burada iyi hissetmemi sağlıyor. Sokakta yürürken etrafınızda aynı dine mensup kişilerin olması, günde beş defa ezan sesini duymak beni gerçekten sakinleştiriyor ve mutlu bir insan yapıyor. Hayatınızı idame ettirirken aynı zamanda o mutluluğa da sahip olmak, vicdani mutluluğa da sahip olmak farklı bir durum. Avrupa'da uzun yıllar yaşayan bir insan olarak söylüyorum bunları. Burada gerçekten çok mutluyum. Türkiye çok güzel bir ülke... Yaşadığımız şehir çok düzgün. Kulübümüz çok düzgün. Bir futbolcu daha ne isteyebilir ki?
Geçen sezon 26 lig maçında 16 kez fileleri havalandırdın ve herkesin dikkatini üzerine çektin. Bu sezon da röportaj yaptığımız bugüne kadar 19 lig maçın ve yine 16 golün var. Performansın yine yukarı çıktı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsun?
Cevaplarıma başlamadan önce şunu belirtmek istiyorum. Türkiye'ye geldiğim için çok mutluyum. İyi ki bu kararı vermişim. Elbette dediğiniz gibi işler yolunda gitti. Alıştım bir anda. Alışık olduğum ve istediğim bir çevre vardı etrafımda. Bu gerçekten beni mutlu etti. Performansım da yukarı çıktı. Sanırım Allah'ın sevdiği kuluymuşum. Elhamdülillah işler de yolunda gidiyor. Tabiî biz inanan insanlarız. İnsanlara yardım etmeyi seven insanlarız. Sanırım bu tarz ameller bizi sportif anlamda da başarıya ulaştırıyor. Dediğim gibi Türkiye'ye geldiğim için çok mutluyum.
Türk futbolu çok iyi seviyede
Senegal, Fransa, Almanya, İngiltere ve Çin'den sonra Türkiye Süper Ligi'ni nasıl yorumlarsın?
Baktığınız zaman farklı kültürler, farklı ligler… Fakat gerçekten oynadığımız şey sadece futbol. O topla birlikte belli teknik, taktik anlayışın etrafında toplanıp mücadele ediyoruz. Modern futbolda ülkeler arasında çok farklılık yok. Sadece futbolcuların yetenekleri, konsantrasyon ve hızdan sonra yoğunluk anlamında bir fark var. O yoğunluk, antrenman şiddeti, maçın içindeki tempoda farklılıklar var. Onun dışında modern futbolda teknolojinin gelişmesiyle birlikte herkes bir noktaya odaklanabiliyor. Doğrular etrafında toplanıyor. O doğrular etrafında çalışıyor. Dışarıdan bakılınca Çin Ligi basit geliyordur. Ama anlatamam… Orada olmanız lâzım. Ama dışardan ilk baktığımda benim için orası çok basit geliyordu. Avrupa'daki oyuncular için de Türk Ligi basitmiş gibi gözüküyor. Ama ben oynadığım bu iki sezon içerisinde aslında bunun ne kadar yanlış bir varsayım olduğunu anladım. Gerçekten Türkiye Ligi'nin mücadele gücü, tempo yoğunluğu çok yüksek. Aslında kalite yüksek. Türk futbolu gerçekten çok iyi bir seviyede. Ama insanların öngörüleri, önyargıları, farklı bakış açıları var. Fakat o ligde oynamadan, o anı yaşamadan anlamıyorsunuz tabiî ki.
Sezon doludizgin devam ediyor ve Alanyaspor başarısıyla dikkat çekiyor. Sezon sonu için nasıl bir hedefiniz var? Sence neler olur? Takımın havasını bize biraz anlatır mısın?
Bizler inanan insanlarız, az önce de bahsettim. Kadere inanan insanlarız. Sonunda nerede olacağımızı Allah bilir. Onun takdiri. Biz oyuncular olarak sahaya çıkıp elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Her ülkenin futbol kulüpleri var. Futbol kulüplerinin seviyesi ve bu seviyede hedefleri var. Gördüğüm kadarıyla Türkiye'de büyük takımların haricinde bütün takımlar ligde var olma adına mücadele eder. Az önce de bahsettiğim gibi, mücadele oranı çok yüksek. Bu noktada biz şu an takımımızı ligde tutmuş durumdayız. Bundan sonrası bizim için bonus… Biz hangi puanı alırsak o bizim için ligde bir üstte olmak adına bonus olacak. Biz zaten maç maç düşünüyoruz. Havaya girme durumunda değiliz. Belki de bu bizim işimizi kolaylaştırıyor. Umarım ligin sonunda iyi bir yerde oluruz. Çünkü çok iyi bir futbolcu grubumuz var ve çok iyi şeyleri hak ediyoruz.
Erol Hocanın çok farklı motivasyon araçları var
Teknik direktör Erol Bulut çok başarılı sezonlar geçiriyor. Kendisiyle nasıl bir ilişkin var?
Takımla beraber Erol Hoca da çok parıltılı bir hoca haline geldi. Ama hocanın bunu kesinlikle hak ettiğini düşünüyorum. Sezon başladığı zaman kendisinden çok yakın bir hissiyat aldım. Zaten kendisi futbolculara çok yakın. Gerek iletişimi gerekse yabancı dillere hâkim olması işimizi kolaylaştırıyor. Onun yanı sıra bizi aksiyona ve hedeflere motive etmesi gerçekten çok önemli. Değişik, farklı ve güzel motivasyon araçları var. Bu bizim sırrımız olsun. İçimizde kalsın. Bizi hedefe ulaştıran bu motivasyon araçları. Gerçekten çok önemli unsurlar. İyi çalışıyoruz. Erol Hoca da bunu kesinlikle hak ediyor.
34 yaşında tecrübeli ama güçlü ve formda bir futbolcusun. Önündeki kariyer planını nasıl yapıyorsun?
Kariyerimin nasıl ilerleyeceği konusunda söyleyeceğim tek şey, "Bakalım nasıl olacak?.." Çünkü gerçekten farklı ülkelerde farklı tecrübeler edindim. Acaba sırada beni ne bekliyor diye ben de düşünüyorum. Düşünürken "Şu olsun, bu olsun" demiyorum, inanın bana. Benim yaptığım tek şey sahada yüzde 100'ümle çalışmak, elimden gelenin en iyisini yapmak ve Allah'ın bana takdir ettiği şeyi sezon sonunda almak. Benim yapabileceğim şey bu. Tabiî 34 yaş dediniz. Yaş benim için sadece bir sayıdan ibaret.
Kendimi 20 yaşında hissediyorum
Güçlü ve formunda derken aslında yaşın önemli olmadığını vurgulamak istemiştim.
Dediğim gibi, yaş benim için sadece bir sayıdan ibaret. Ben hâlâ kendimi 20 gibi hissediyorum. 20'li yaşlardayım hâlâ. Çok çalıştığım için belki de bu kadar iyi hissediyorum. Antrenmanlarda olsun, maçlarda olsun elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Hocanın ve takımın beklentilerini karşılamak için çalışıyorum.
Bu sezon bir istatistiğin çok konuşuluyor. Bugüne kadar sekiz penaltı kullandın, sadece ikisini gole çevirebildin. Bu durumu nasıl yorumluyorsun?
Ben profesyonel bir futbolcuyum, elbette bu soruya cevap veririm. Kaçınacağım bir konu yok. Aslında sanırım penaltı konusunda Türkiye'de şanslı değilim. Penaltıyı kaçırmak için değil, elbette gol atmak için kullanıyorum. Fakat Türkiye'de çok başarılı değilim. Ne oluyor, ne olmuyor hiç anlamış da değilim… Çünkü daha önce çok gol attım penaltıdan. Sürekli bu şanssızlığı kırma adına deniyorum aslında. Takım arkadaşlarım da dikkat ederseniz topun başına geçtiğimde reaksiyon göstermez, topu benden almaya çalışmazlar. Bu şanssızlığı kırma adına bana yardımcı oluyorlar. Penaltıyı kaçırdıktan sonra kendime kızıyorum aslında. Arkamda maçı kazanma adına mücadele eden 10 kişi daha var. Onlar sahada gerçekten ekstra işler yapıyor, ekstra çalışıyorlar. Penaltıyı kaçırınca kendime kızıyorum. Hatta bizim futbolcu grubumuz var. Orada "Cisse sen ne kadar zor ve güzel goller atıyorsun. Atmaya devam et. Bırak penaltıyı diğer arkadaşlar kullansın" diye şaka yapıyoruz.
VAR ülkemizde çok tartışılıyor. Senin VAR'la ilgili görüşlerin neler?
Elbette teknolojinin gelişmesiyle birlikte futbol da bundan payını aldı. VAR'la alâkalı farklı görüşler var. Bir takım insanlar geleneksel futbolu destekliyor. Bir kesim ise teknolojinin futbolun içinde olması gerektiğini, adaletin gerçekten sağlanması gerektiğini düşünüyor. Sahanın içinde çok farklı duyguları bir anda yaşayabiliyoruz. Aslında biz de yaşıyoruz o duygu değişimlerini. Golü atıyorsunuz, 10 saniye sonra golün iptal olması insana mutsuzluk veriyor. Ya da tam tersi olabiliyor. Biz de aslında sahanın içinde taraftarlarla birlikte o stresi ya da heyecanı yaşıyoruz. Ben geleneksel düşünen insanlar gibiyim. Akışın hızlı olması, natürel olmasından yanayım. Devam etmek bence daha sağlıklı. Fakat dediğim gibi, teknolojinin gelişmesiyle VAR'a ihtiyaç duyan bir kesim de var. Onlara da saygı duymak lâzım. Ama ben tamamen gelenekselciyim.
Burak Yılmaz'ı çok beğeniyorum
Ligimizde en beğendiğin golcüler kimler?
Burak Yılmaz'ı çok beğeniyorum. Ligin iyi bir golcüsü. Aynı zamanda Çin'de de karşılıklı oynadık. Şanghay derbisinde iki kez karşılaştık. Zaten Türkiye'de kendisini kanıtlamış, ekstra bir şey göstermesine gerek yok. Sahada yaptıkları çok hoşuma gidiyor. Oyun stili çok iyi.
Ligimizde seni en çok zorlayan oyuncular kimler?
90 dakika ensenizde birinin nefesini hissetmek, sürekli sizi bozmaya çalışan birisiyle boğuşmak kolay değil. Arkanızda sürekli en az 1.80, 1.90 boyunda birisi var. Zorlanıyoruz tabiî ki. Türkiye'de beni zorlayan çok oyuncu var. Hiçbirisine karşı kolay bir mücadele vermedim. Direkt şu oyuncu diyemem. Gerçekten herkes oynadığı maçın hakkını verdi. 
Kariyerinde en çok hangi oyunculardan etkilendin?
Hatem Ben Arfa… Onun yetenekleri beni gerçekten etkilemişti.
Türkiye EURO 2020'de güzel işler yapacak
Önümüzde Avrupa Şampiyonası var ve Türkiye de turnuvanın açılışını yapacak. Ülkemizde forma giyen bir golcü olarak Millî Takımımız sence bu turnuvada neler yapar?
Elbette bu turnuvada olmak, oraya katılma hakkını kazanmak gerçekten takdire şâyân. Orada mücadele etmiş bütün futbolcuları tebrik etmek lâzım. Özellikle Türkiye'nin zorlu bir gruptan çıkmış olması büyük başarı. Orada iyi işler çıkaracaklarına inanıyorum. Keza bizim takımımızdan da bir arkadaşımız var. Merih var biliyorsunuz. Çok yetenekli oyuncular var. Mutlaka orada güzel işler başaracak Türk Millî Takımı…
Alanya'da nasıl bir hayatın var? Boş zamanlarında neler yaparsın? Hobilerin ve fobilerin neler?
Alanya küçük, şirin bir şehir. İhtiyacınız olan her şeyi bulabilirsiniz. Deniz kenarında olmasından ötürü güzel mekânlar var. Güzel restoranlar, şık yerler var. Bizim de elbette gittiğimiz belli başlı yerlerimiz var. Toplanırız, şakalaşırız. Güzel ve eğlenceli geçiyor günlerimiz.
Hobilerini ve fobilerini soralım…
Ben sakin bir insanım. Hayatımı relaks yaşıyorum. Film izlemeyi çok severim. Yıllardır aileme uzak olduğum için ailemle konuşarak vakit geçiriyorum. İdmandan önce ve sonra ekstra çalışırım. Aslında günün 5-6 saati kulüpte geçer. Belli başlı bir fobim de yok.
İki erkek çocuğun var. Golcü bir baba olarak oğullarına ne gibi tavsiyelerde bulunuyorsun?
Tabiî dışarıdan bakınca kazancımızdan dolayı çok şaşaalı bir hayat yaşadığımızı düşünüyor insanlar. Fakat içeride ne kadar çok çalıştığımızı ne kadar zor bir iş yaptığımızı öngörebilir ama tam olarak anlayamazlar. Çünkü hem mental hem fiziksel olarak günün her anında hazır olmak gerçekten çok kolay bir iş değil. Vücudunuzu yıllarca üst seviyede tutmak, onu antrene etmek çok zor. Dışarıdan çok güzel gözüküyor fakat bu gerçekten de zor bir iş. Ben futbol oynadığım için oğullarım da oynamak istiyor. Benim attığım gollerden sonra gol sevinçleri yapıyorlar. Hatta benim hiç hayatımda yapmadığım gol sevinçlerini yapıyorlar. Bir yerlerden görmüşler, bunu kendilerine entegre etmişler. Güzel oluyor. Tabiî bizim şu an tek amacımız, olarak onların rahat etmesi ve iyi bir pozisyonda olması. Şimdi futbolcu olmak istiyorlar ve karar onların. Becerebilecekler mi, göreceğiz…
Bizim unuttuğumuz senin eklemek istediğin bir şey var mı? 
Ben şimdi buradan bir kez daha şükürler olsun demek istiyorum. Yüce Rabbim bana bu pozisyonu bahşetti. Sizin aracılığınızla genç oyunculara çağrım olacak. Kesinlikle çok çalışsınlar. Hedeflerinden bir an bile olsa vazgeçmesinler. Kendilerini sürekli motive etsinler, güçlü tutsunlar. Futbolcu olmak aslında yetenekli insanlar için çok da zor değil. Sadece çok çalışıp beklesinler. Gerisi kader. Size de çok teşekkür ediyorum

Sunday, January 12, 2020

Beyza Kara: "Ay-yıldızlı formayı giymek büyük bir onur"

Henüz 16 yaşında Kadın A Millî Takımımızın kampına katılan gurbetçi forvet, Almanya'nın Harburger Turnerbund takımında forma giyiyor. Almanya'nın da millî takımı için kıskaca aldığı genç oyuncu, futbolcu bir babanın kızı. Spor okulunda eğitimini sürdüren ve polis olmak isteyen Beyza Kara'nın rol modeli ise Dzsenifer Marozsan.



2 Haziran 2003 Reinbek doğumlusun. Öncelikle nasıl bir çocukluk geçirdin öğrenebilir miyiz?
Okulda dördüncü sınıfa giderken erkeklerle birlikte top oynamaya başladım. Daha sonrasında onlarla oynaya oynaya futbolu çok sevdim ve lisans çıkartıp futbolcu oldum. Güzel bir çocukluk geçirdim.

Peki, aileni bize anlatabilir misin? Annen, baban, varsa kardeşlerin ne işle meşguller?
İki kız kardeşiz. Bir ablam var. Babam Türkiye'de doğmuş ama nerede doğduğunu bilmiyorum. Annem Almanya doğumlu bir Türk… 30 sene önce Almanya'ya gelmişler. Babam fabrikada çalışıyor. Annem öğretmen ve aynı zamanda okulun kütüphanesinde görevli.
Senin eğitim düzeyini öğrenebilir miyiz?
Şu an spor okulundayım. Sonra ise polis olmak istiyorum. Almanya bu konuda çok iyi. Orada daha çok yabancı uyruklu olanları polis olarak istiyorlar. Alman vatandaşı olmana gerek yok. Onlar özellikle Türklerin daha çok polis olmasını istiyor. Bunun da sebebi şu; yabancılar daha çok olaya karışıyor ve bu sebeple dil bilen yetenekli insanları polis yapmak istiyorlar. Onlarla daha iyi iletişime geçeceğimizi düşünüyorlar. Benim çok arkadaşım var bu şekilde polis olan. Ayrıca sporcu olunca polislik daha kolay oluyor.
Ailende daha önce böyle sporla uğraşan birileri var mıydı?
Ablam herhangi bir sporla ilgilenmiyor ama babam profesyonel bir oyuncuydu. Almanya 3. Ligi'nde forma giydi.
Ailenden destek alıyorsun sanırım futbol konusunda…
Evet, beni destekliyorlar. Babam beni idmanlara götürüp getiriyor. Ara sıra beraber futbol oynuyoruz. Babam iyi bir defans oyuncusu. Stoper oynuyor. Ben ise forvetim. Beni bu konuda çalıştırıyor. Bana yardımcı oluyor.
Profesyonelliğe geçiş nasıl oldu? Nasıl oldu da bir kulübün kapısından içeri girdin?
Hem okuldan arkadaşlarım hem de öğretmenlerim benim yetenekli olduğumu düşünüyor ve "Sen futbolcu olmalısın" diyorlardı. Özellikle öğretmenim çok ısrarcı oldu. Beni hep futbola yönlendirdi.
Seninle birlikte pek çok arkadaşın futbolcu olmaya çalıştı ancak başaramadı. Sense A Millî Takım'a kadar yükseldin. Arkadaşlarına göre neyi farklı yaptın?
Takım antrenmanlarının dışında bireysel olarak çok çalıştım. Hep idman yaptım. Ayrıca futbolcu olacağıma çok inandım. Bunu başarmak için her şeyi yaptım. Hiçbir zaman pes etmedim. Hâlâ çok çalışmaya devam ediyorum.
Harburger Turnerbund takımında forma giyiyorsun. Biraz takımından ve liginden bahseder misin?
Harburger Turnerbund; Almanya U17 Ligi'nde mücadele veren bir takım. Yani ben U17 Ligi'nde oynuyorum. Bu sene U17'de oynama hakkım, yaşım sebebiyle bitiyor. Almanya'da bölgelere göre teknik direktörler oluyor. Bana transferim konusunda yardımcı olacaklar. Hedefim Almanya 1. Ligi'nde mücadele eden takımlardan birisine transfer olabilmek…
Kendine futbolda kimleri örnek alıyorsun?
Dzsenifer Marozsan diye bir oyuncu var. Onu örnek alıyorum. Kendisi Almanya Kadın Millî Takımı'nın 10 numaralı formasını giyiyor ve takım kaptanı. Önce Frankfurt'ta oynadı, ardından Lyon'a transfer oldu. Fransa'da bu sene "En iyi oyuncu" seçildi. Karakter olarak inanılmaz bir insan. Aslen Alman değil. Macaristan kökenli… Kendime en çok onu örnek alıyorum.
Seni Türk Millî Takımlarına ilk kim çağırdı? Nasıl bir kontak kuruldu?
Beni ilk Begüm Üresin Hocamız gördü. Benimle temas kurdu ve ilgilendiğini söyledi. Almanya'daki hocam ise, "Buna sen karar ver. Ailene danışma. Hangi ülkeyi istiyorsan onu seç" telkininde bulundu. Ama yine de Begüm Hoca babama sordu. Alman Millî Takımı da beni istiyor.
İki takımdan birisini seçeceksin. Bu süreç nasıl işliyor şu an?
Beni önce Türkiye çağırdı. Sonra Almanya da beni istediğini söyledi. 2020'ye kadar Almanya Millî Takımı'na gitme hakkımı kaybettim. Çünkü Türkiye forması ile maçlara çıktım. Bu kural yeni çıktı. U17'de ay-yıldızlı formayı giydiğim için 2020 yılına kadar ceza aldım Almanya'da… Sonra yine karar verme hakkım olacak.
Türkiye ile bir bağlantın var mı? Tatil için geliyor musun ülkemize? Türkiye hakkında neler düşünüyorsun?
Antalya Side'ye tatile gelmiştim. Çok sıcak, çok güzel, cennet gibi bir ülke Türkiye… Benim için gerçek bir ev diyebilirim. Türkçem maalesef çok zayıf. Türkçeyi anlıyor ama konuşamıyorum. Niyetim var öğrenmeye…
Türk Millî Takımlarına geldiğinde nasıl bir ortamla karşılaştın?
Düşündüğüm gibi oldu her şey… Gerçekten ay-yıldızlı forma altında mücadele etmek gurur verici. Çok mutlu oldum ilk bu formayı giydiğimde… Millî Takım formasını taşımak çok gurur verici gerçekten.
2020 kararını verdin mi? Yoksa halen düşünüyor musun?
Bekleyeceğim biraz daha… Benim açımdan ilerlemem nasıl olacak; bunu düşünüyorum. Sportif düşünüyorum.
Peki, EURO 2020 finallerine kalan A Millî Takımımızın maçlarını izliyor musun?
Erkek futbolunu hiçbir şekilde izlemiyorum. Yalnızca kadın futbolunu izliyorum. Eskiden izliyordum ama şimdi sadece kadınları takip ediyorum. Yalnızca son birkaç maçı izledim. Özellikle Fransa maçlarını takip ettim. Avrupa Şampiyonası'nı izlemek istiyorum.
Türk futbolu ile Alman futbolu arasındaki farklar neler?
Almanya'da daha çok disiplin var diyebilirim. Çok daha sıkı çalışıyoruz. Sert ve sistematik bir sistem var. Hem dışarıda hem futbolda çok disiplin var. Türkiye'de ise böyle değil. Taraftar konusunda ise Türkiye uzak ara önde. Çünkü Türkler takımlarına daha çok düşkün. Bayraklar, tezahüratlar, coşku kesinlikle çok daha fazla Türkiye'de… Almanya'da böyle değil. Almanlar daha çok sessiz, sakin maç izliyor.
2020 Avrupa Şampiyonası'nda açılış maçını İtalya ile oynayacağız. Böylesine büyük bir turnuvada Türkiye'nin mücadele etmesi konusunda neler düşünüyorsun?
Dediğim gibi Millî Takımımızın son maçlarını izledim. Gayet istekli, tuttuğunu kopartan bir Millî Takım var. Avrupa Şampiyonası'nda çok daha güçlü ve renkli bir performans sergileyeceğimizi düşünüyorum.
Almanya'daki tesisler ile Türkiye'deki tesisler arasında ne gibi farklar var?
Aynı düzeyde bence… Almanya'da bölgesel tesisler var. Belirli bölgelerde millî takımlar için belirli tesisler var ve hepsi standart, aynı düzeyde. Mesela örnek vermek gerekirse bizim Riva'daki tesislerimizin aynısı Ankara'da, Gaziantep'te, Antalya'da da var. Her Çarşamba günü Hamburg bölgesinin en iyi oyuncuları o kampa gidiyor. Mesela dört komşu şehrin en iyi 30 oyuncusu her pazartesi bu tesislerden birisine idmana gidiyor. O idmanda seçilen 15 oyuncu ise çarşamba günü millî takım idmanına gidiyor. Böyle bir düzen var.
Millî Takım'daki arkadaşlık ortamını nasıl buldun?
U17'de Almanya'dan gelen arkadaşlarım vardı. İlk günler onlarla iyi anlaştım. Ancak kampın sonuna doğru herkesle kaynaştım. A takımda da işler daha kolay. Yine Almanya'dan birkaç kişi olduğu için her şey daha kolay oluyor. Yaşça büyük oyuncular da bize yardımcı oluyor.

Thursday, November 21, 2019

Çağlar Söyüncü: "Liderlikten başka senaryo düşünmedik"

Millî Takımımızın giderek olgunlaşan genç stoperi, UEFA'ya verdiği röportajda, Leicester'deki hayatından Millî Takım'daki atmosfere, gruptaki şansımızdan teknik direktörümüz Şenol Güneş'e önemli açıklamalarda bulundu. 


Çağlar, Leicester'da yaşam nasıl gidiyor? Leicester gibi büyük bir kulüpte oynamak sana ne hissettiriyor?
Leicester çok güzel insanların yaşadığı, çok güzel bir şehir. Açıkçası Almanya'da iki buçuk sene yaşadığım için, yurt dışında yaşamaya dair biraz tecrübeliyim ve buraya uyum sağlamak konusunda da bir sorun yaşamadım. Yalnızca burası çok yağış alan bir bölge olduğu için, başlarda bunun sıkıntısını biraz yaşadım ama bu alışılmayacak bir şey değil, ben de alıştım. Takım için her şey güzel gidiyor. Takım arkadaşlarım, teknik ekip, kulüp çalışanları; kısaca herkes bana ilk günden bu yana çok iyi davranıyor ve bunun için minnettarım. Genç bir takımız, takım arkadaşlarımla birbirimize yakın yaşlardayız ve bunun avantajını da yaşıyorum. Ligde de iyi bir konumdayız ve bunu ligin sonuna kadar, elimizden geldiğince devam ettirmeye ve formumuzu korumaya çalışacağız.

Topla ilişkinizin iyi olması gerekiyor
Peki, takımın ve senin oyun tarzın hakkında ne düşünüyorsun? Topla oynamayı seven bir defans oyuncususun…
Modern futbolda, artık defans oyuncularının da topla ilişkilerinin çok iyi olması gerekiyor; özellikle de dünyanın en iyi liginde oynuyorsanız. Ben dünyanın en iyi, en mücadeleci liginde oynadığıma inanıyorum. Burada çok fazla kaliteli takım ve çok kaliteli oyuncular var. Biz defans oyuncularından da burada topla iyi oynayarak oyuna katkı yapmamız isteniyor ve bekleniyor.
Altınordu'da yetiştin ve Sait Altınordu'dan çok uzun yıllar sonra kulübün ikinci millî oyuncusu oldun…
Bu seviyelere gelebildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum ve yetiştiğim kulübe minnettarım. Altınordu'dan daha fazla oyuncunun da bu seviyelere geleceğine inanıyorum çünkü kulübün hem altyapılarda hem de A takımda çok iyi işleyen, başarılı bir yapısı var. Altınordu'nun sisteminin Türkiye'nin 1 numarası olduğunu söyleyebilirim. Genç oyuncular için, yurt dışından birçok takımla erken yaşta karşılaşmak ve uluslararası tecrübe edinmek büyük şans. Ben bu sayede daha fazla genç oyuncunun Millî Takım seviyesine ulaşacağına inanıyorum. Bana gelecek olursak, beş senedir  Millî Takımlar için oynuyorum. Bu şansın herkese nasip olmadığının bilincindeyim ve bu fırsatı her antrenmanda, her maçta en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyorum. Millî formayı giydiğiniz zaman bir başka hissediyorsunuz.
Çocukken hayranı olduğun, örnek aldığın futbolcular kimlerdi?
Futbola forvet mevkiinde oynayarak başladım. O yüzden en beğendiğim oyunculara örnek vermem gerekirse Ronaldinho ve Ronaldo diyebilirim. Ama beğenimi yalnızca bu isimlerle kısıtlayamam. En üst seviyede oynayan bütün futbolcuları izlemekten çok keyif alıyordum.
Sadece hedefe odaklandık
A Millî Takım EURO 2020 Elemeleri'ne çok iyi bir başlangıç yaptı. Grubunuzdaki mevcut durum için ne düşünüyorsun?
Millî Takım'da şu an çok güzel bir arkadaşlık ortamımız var. Çok iyi bir jenerasyon geliyor. Yanımızda da bize örnek ve destek olan tecrübeli abilerimiz var. Onların bize katkılarıyla iyi işler yaptığımıza inanıyorum. Biz rakibimizin kim olduğuna bakmaksızın, her rakibimizi eşit derecede ciddiye alıyoruz. Biz sadece hedeflerimize ulaşmaya ve başarılı olmaya odaklandık.
Cenk Tosun'la aynı ligde mücadele ediyorsunuz. Farklı şehirlerde yaşamanıza rağmen görüşme şansı bulabiliyor musunuz?
Buraya geldiğim ilk günden beri Cenk abi hep yanımda oldu. O, benden daha tecrübeli bir oyuncu ve bana her zaman yardımcı oldu. Ona minnettarım. Elbette farklı şehirlerdeyiz; üstelik maç ve antrenmanlar derken çok yoğun programlarımız var. Bu yüzden her zaman görüşme fırsatı bulamayabiliyoruz ancak sıklıkla telefonda konuşuyoruz. Ama hem boş günlerimizde hem de Millî Takım kamplarında beraberiz.
Şenol Hocayla çalışmak bir şans
Peki, Millî Takım'daki teknik direktörün Şenol Güneş hakkında neler söylemek istersin?
Şenol Güneş, çok tecrübeli bir insan. Biz genç oyuncular için, onun gibi hem Millî Takım'da hem de kulüplerde bu kadar başarılı olmuş bir hocayla çalışmak çok büyük bir şans. Ondan sürekli yeni bir şeyler öğreniyoruz, bize çok yardımcı oluyor. Burada onunla olmaktan ötürü çok mutluyuz. Umuyorum Şenol Hocayla birlikte bu başarılı başlangıcımızı devam ettiririz. Bunu yapabileceğimize inanıyorum.
Önünüzde çok önemli bir İzlanda maçı var. Bu maçla ilgili düşüncelerin neler?
Burası Millî Takım. Elbette beklentiler de daha farklı. Buna bağlı olarak da hem biz oyuncular hem de insanlarımız, taraftarlarımız için tansiyon daha yüksek oluyor. Bu da çok normal. Çünkü burada duygular çok daha yoğun. Burası bütün duyguların birleştiği yer. İzlanda maçının güzel bir maç olacağını düşünüyorum. İzlanda karşısına da elbette her maçta olduğu gibi kazanmak için çıkacağız. Elimizden gelenin en iyisini yapacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın.
Gruptaki ilk iki takım Avrupa Şampiyonası'na direkt katılma hakkı kazanacak. Bu iki takımdan biri olamama fikri, üzerinizde bir baskı oluşturuyor mu?
Bence bu durum, takımımızın ve grubumuzun durumuna bağlı. Bizim şu an birbirine kenetlenmiş, kuvvetli bir takımımız var. Bu konuyu takım arkadaşlarımla spesifik olarak konuştuğumuzu hatırlamıyorum ama kendimize güvenimizin çok yüksek olduğunu biliyorum. Biz bu grubu lider tamamlamak istiyoruz ve bunun için çalışıyoruz. Bundan başka bir senaryoyu hiç düşünmedik. Eğer bu konuyu aramızda konuşuyor olsaydık, evet, o zaman üzerimizde belki de bir baskı oluşabilirdi ama biz bunu hiç konuşmuyoruz. Umuyorum ki grubumuzu lider tamamlayacağız.
Başarıyı yeniden tattırmak istiyoruz
EUR0 2008 oynanırken henüz 12 yaşındaydın. O turnuva Millî Takım için birçok hikâye ve başarı barındırıyordu. Sizin için bu ruhu yeniden oluşturmak ve o başarının bir tekrarını yenilemek mümkün olacak mı?
Evet, EURO 2008 sırasında ben biraz daha gençtim. "Daha küçüktüm" demek, belki de daha doğru olacak. O dönem, benim için futbol heyecanının başladığı zamana denk geliyor. Küçük bir çocukken, böylesine iyi bir takım, böylesine güzel bir turnuva izlemek, futbolu daha çok arzulamanızı, daha çok önemsemenizi sağlıyor. Millî formanın önemini ve sizi nerelere taşıyabileceğini net bir şekilde algılıyorsunuz. Bu turnuva benim için çok önemliydi. Hem ülkem hem Millî Takım adına çok özel, çok mutlu günlerdi. Bu dönemdeki birlikteliği ve başarıları yakalamak elbette hedefimiz. Ülkemiz, milletimiz bunu hak ediyor. Ve onların bu başarıları tekrar tatmalarını sağlayacağımıza inanıyorum.
EURO 2020 Türkiye için ne ifade ediyor?
Elbette çok önemli. Avrupa'da yaşayan Türkler için de çok şey ifade ediyor. Herkesin gözü bu turnuvada olacak. Bizim için, takım olarak da çok önem arz ediyor. Ben, çok başarılı olacağımıza inanıyorum. Hem takım hem de ülke olarak buna ihtiyacımız var. İyi sonuçlar, iyi oyun; bunlar herkesin keyif alacağı şeyler. Oraya gideceğiz ve ülkemizi en iyi şekilde temsil edeceğiz. Ülkemiz bunu hak ediyor. Bütün destekçilerimize takımımız adına çok teşekkür ediyorum.
18 yaş altına maçları ücretsiz yapardım
Futbol aracılığıyla dünyayı daha iyi bir hale getirmek için bir dilek hakkın olsa, bu ne olurdu?
Futbol adına konuşacak olursak, ben olsam 18 yaş altına maçları ücretsiz yapardım. Daha önce de söylediğim gibi, 2008'i düşündüğümde orada ne kadar çok olmak istediğimi hatırlıyorum. O anın hayalini kuruyorsunuz. EURO 2008 oynanırken 12 yaşındaydım ve tribünde olmanın hayalini kuruyordum. Arkadaşlarımızla konuştuklarımızı hatırlıyorum… "Bugün böyle iyi oynadık, bugün maçta bunları yaptık…" Giderek hevesleniyorsunuz çünkü oradaki futbol ortamının bir parçası gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Ve kendinize bir hedef belirliyorsunuz. Ben de o dönemde kendime futbol için bir hedef koydum.
Bu yolla hayal kurabilmek daha mümkün bir şey haline gelir sanırım…
Evet. Her insanın koşulları aynı olmuyor. Bazı insanların şartları diğerlerine göre daha zor. Bu insanlar için bir şeyleri daha mümkün kılmak değerli olurdu. Ben de bu konuda örnek teşkil etmekten ötürü mutlu olurum.

Cenk Tosun: "Futbolcu olduğumu EURO 2016'da anladım"

Millî Takımımızın Everton'lı golcüsü, UEFA'ya verdiği röportajda "Böylesine önemli bir turnuvanın, böylesine büyük bir organizasyonun bir parçası olduğumu idrak edince futbolcu olduğumu hissettim. Bu hissiyatı tekrar tecrübe etmek, bu turnuvada daha fazla maç oynamak ve goller atmak istiyorum " diyor. İşte tecrübeli golcünün basketbolla başlayıp futbolla devam eden röportajı…

Bu sohbetimize basketbolla başlamak istiyorum... Basketbol sence Türkiye'de ne ifade ediyor? Türkiye'de basketbol ne kadar seviliyor?
Türkiye'de basketbol çok seviliyor ve izleniyor. Benim için, basketbol futbolun ardından en çok izlenen ve takip edilen spor. Basketbolda son yıllarda ülkece kazandığımız başarılar sayesinde, bu ilgi daha da arttı. Elbette Fenerbahçe'nin EuroLeague'deki başarıları ve Millî Takımımızın turnuvalarda yaptıkları çok etkili oldu. Basketbol Türkiye'de hâlâ gelişiyor.

Türkiye'de basketbol ve futbol tutkusu arasında sence nasıl farklar var?
Bence arada bir fark yok. Hem futbol hem de basketbol; ikisi de tutkulu, heyecanlı sporlar ve ateşli destekçileri var. Basketbolu gerçekten çok seviyorum ve mümkün olduğunca izliyorum.
Hangi Türk takımlarını takip ediyorsun?
Genel olarak söylemek gerekirse EuroLeague'i takip ediyorum. Türkiye Basketbol Ligi'ndeki maçları çok takip edemiyorum çünkü kendi maçlarım gibi onlar da hafta sonunda oynanıyor. EuroLeague'i ise hafta içinde izleme şansım oluyor. Fenerbahçe, Anadolu Efes, Daçka (Darüşşafaka)… Bunlar takip ettiğim takımlar.
NBA'deki temsilcilerimizi izliyorum
NBA'i takip ediyor musun? Desteklediğin bir takım var mı?
Şöyle açıklayayım; herhangi bir takımı desteklemiyorum. NBA'de ülkemizi temsil eden ve bizi gururlandıran genç ve tecrübeli kardeşlerimiz var. Onların maçlarını izlemeye çalışıyorum. Cedi'yle (Cedi Osman) arkadaşız. Onun maçlarını mutlaka izliyorum. Elbette Ersan İlyasova ve Furkan Korkmaz'ın maçlarını da kaçırmamaya çalışıyorum. İngiltere'yle Amerika arasında zaman farkı olduğundan bazı maçlar benim için çok geç saatte başlamış oluyor. Bazı maçlar akşam saat on veya on bir gibi başlıyor, ben de o maçları izleyip öyle uyuyorum. Oradaki temsilcilerimiz iyi oynadıkça ben de gururlanıyorum.
Türk temsilciler dışında beğendiğin NBA oyuncuları kimler?
Bence James Harden çok farklı bir oyuncu. Onu çok beğeniyorum. Elbette, Stephen Curry, Kevin Durant. Bu oyuncular çok farklı oyuncular.
Peki ya sen? Sence iyi bir basketbol oyuncusu musun?
Kötü olmadığımı düşünüyorum. İdare eder diyeyim. Arkadaşlarımla birlikte oynuyoruz ve bence iyi oynuyorum.
Hangi pozisyonda oynuyorsun peki?
Boyum basketbol için çok uzun olmadığı için (1.83m) en çok oyun kurucu olarak oynuyorum. Pota altında oynamak biraz zor. Aslında basket oynarken pozisyonlara, numaralara çok takılmadan oynuyoruz. Herkes, her pozisyonda oynayabiliyor. Ama dediğim gibi, basketbolu severek oynuyor ve izliyorum.
Babamın hakkı ödenemez
Peki, basketbolu bir kenara bırakalım… Ailenin senin hayatında çok önemli bir yeri olduğunu biliyorum. Aile hakkında neler söylemek istersin? Sana özellikle babanı sormak istiyorum bu noktada.
Şöyle söyleyeyim… Kariyerimde bu noktaya gelebildiysem eğer, bunu mümkün kılan en önemli faktör ailemdi. Babam hakkında özellikle konuşmak istiyorum; futbola karşı çok büyük bir tutku ve sevgi besliyor, futbol oynamışlığı da var. En uzaktaki deplasman maçınızı düşünün… Katar'da bir millî maça çıkacağınızı hayal edin, oraya gelir ve sizi destekler. Hiçbir maçımı asla kaçırmaz. Frankfurt'un biraz dışında yaşadığımız dönemde, henüz bir sürücü belgem yoktu ve beni her gün 35km'lik mesafedeki antrenman tesislerine götürürdü. Böylesi bir ilgiye paha biçilemez… Bunların hakkı ödenmez. İşte bu yüzden babam hakkında özellikle konuşmak istedim. Ve şunu bilmenizi isterim ki aile, bir futbolcunun hayatında çok büyük bir öneme sahip. İşler iyi giderken hâlihazırda iyi hissedersiniz ve aslında bir başkasına ihtiyaç duymazsınız. Ama hayat sadece iyi zamanlardan ibaret değil, aile burada devreye girer. Size sağladıkları destek ve motivasyon, performansını birebir etkiler ve ayağa kalkmanızı sağlar.
Millî Takım'a nasıl hayır denilebilir ki?
Futbol hayatına Almanya'da başladın ve genç takımlar seviyesinde Almanya Millî Takımı için oynadın. Sonrasında ise Türk Millî Takımı'nı tercih ettin. Bu karar dönemi senin için nasıl gelişti? Bu süreçte neler hissettin?
Evet, Almanya Millî Takımı için oynamaya başladım,15, 16, 17, 18, 19, 20 ve 21 yaşlarım boyunca oynadım. Bazı yaş gruplarında takım kaptanlığı dahi yaptım. Bir Türk olarak, bu elbette benim için çok kolay bir şey değildi. Ama kendimi çok iyi adapte ettiğimi düşünüyorum. Gaziantepspor'a transfer olduğum yıl çok iyi bir sezon geçirdim ve sadece yarım sezonun ardından o dönemdeki teknik direktörümüz Guus Hiddink beni Millî Takım'a davet etti. Ah, pardon, beni önce Okan Buruk aradı, o dönem yardımcı antrenördü. Beni aradı ve "Guus Hiddink seni görmek istiyor" dedi. Ardından bir araya geldik. Bu, çocukluğumdan bu yana hayalimdi. Buna nasıl hayır diyebilirdim ki? Biz zaten milliyetçi bir aileyiz. Bayrağımızı ve ülkemizi çok seviyoruz. Bir saniye bile tereddüt etmeden, "evet" dedim.
Biraz da EURO 2016'dan konuşalım istiyorum… Hem sen hem de takımın adına, EURO 2016 nasıl geçti dersin?
Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki, EURO 2016'da zor bir gruba düştük ve bu açıdan biraz şanssızdık. Turnuvaya ise biraz geç adapte olabildik. İlk maçımız Hırvatistan'a karşıydı ve iyi bir maç çıkarmadık. İspanya'ya karşı daha iyi oynadık ancak İspanya'nın nasıl kaliteli bir takım olduğu da ortadaydı… Grubun son maçında gücümüzü bulduk ve Çek Cumhuriyeti'nden üç puanı aldık. Ama bundan sonra, sanırım İtalya ile İrlanda maçıydı... İrlanda'nın İtalya'yı mağlup etmesinin ardından turnuvadan elendik. Çok üzgündük, hatta yıkılmıştık. Turnuvaya tam da yeni adapte olmuşken elenmiştik. Ama EURO 2020'ye katılma hakkı kazanırsak, bu turnuvanın bizim için çok daha iyi olacağını düşünüyorum.
Millî Takım'da dengeyi tutturduk
EURO 2020 Elemeleri'ne de çok iyi başladınız ve şu an grupta işler sizin için oldukça iyi gidiyor. Bu konuda ne söylemek istersin? Takım içindeki ortam ne durumda?
Takımda atmosfer çok iyi. Birkaç tecrübeli arkadaşımızın yanında birçok genç oyuncudan oluşan bir takıma sahibiz. Bu bağlamda iyi bir denge tutturduk. Tecrübeli arkadaşlarımız genç arkadaşlarımıza yardımcı oluyor ve genç arkadaşlarımız tecrübelilere büyük saygı duyuyor. Sağladığımız uyumu sahaya yansıtmayı da başardık. Şu an gruptaki durumumuz da oldukça iyi ama geri kalan maçlarımızı kazanmazsak bunun hiçbir önemi kalmaz. O yüzden kalan maçlarımızda çok iyi mücadele ederek iyi sonuçlar almak istiyoruz. Avrupa Şampiyonası çok önemli bir turnuva. Ben EURO 2016 sırasında futbolcu olduğumu anladım desem yanlış olmaz. Böylesine önemli bir turnuvanın, böylesine büyük bir organizasyonun bir parçası olduğumu idrak edince futbolcu olduğumu hissettim diyebilirim. Bu hissiyatı tekrar tecrübe etmek istiyorum. Bu turnuvada daha fazla maç oynamak istiyorum. Bu maçlarda goller atmak ve bu sayede takımımın daha üst turlara ilerlemesine katkıda bulunmak istiyorum.
İzlanda karşısında son yıllardaki hataları tekrarlamayacağız
İzlanda'ya karşı bir nevi final maçı oynayacağız. Bu konuda ne düşünüyorsun?
İzlanda karşısında son yıllarda yaptığımız hataları tekrarlamayacağız. Son yıllarda İzlanda'yla birçok defa karşılaştık ve çoğunlukla kaybettik. Selçuk (İnan) kardeşimin serbest vuruştan bulduğu golle 1-0 kazandığımız ve Avrupa Şampiyonası'na gitmeye hak kazandığımız bir maçımız da var. İzlanda karşısında, kendi sahamızda, taraftarlarımızın önünde üç puanı alan biz olmak istiyoruz. Kazanmak ve Avrupa Şampiyonası Elemeleri'ne katılma hakkını elde etmek istiyoruz.
Bildiğin gibi, gruptaki ilk iki takım Avrupa Şampiyonası'na direkt katılma hakkı kazanacak. İlk iki takımın dışında kalmak fikri, üzerinizde bir baskı oluşturuyor mu?
Hayır, bu bizim üzerimizde bir baskı oluşturmuyor. Biz kendimizi tamamen grupta ilk ikide olmaya hazırladık. Üzerimizde bu açıdan bir baskı yok.
Harika bir jenerasyona sahibiz
 
2002 Dünya Kupası oynanırken 11, EURO 2008 sırasında ise 17 yaşındaydın. Bu dönemleri düşününce aklına neler geliyor? Sence takım olarak o dönemdeki başarıları tekrarlayabilecek misiniz?
Bence bizim sıkıntımız, şampiyonalara katılma hakkı elde etme kısmında. Genelde gruplara iyi başlamıyoruz, daha sonra form tutuyoruz ve neredeyse iş işten geçtiğinde işleri yoluna koymaya çalışıyoruz. Gittiğimiz şampiyonalarda ise harika işler başarıyoruz. Bu elemelere ise çok iyi başladık. Bu formumuzu devam ettirmemiz gerekiyor. Eğer Avrupa Şampiyonası'na gidersek çok başarılı olacağımıza inanıyorum çünkü harika bir jenerasyona sahibiz.
EURO 2020'de yer almak Türkiye için ne ifade ediyor?
Avrupa'nın bütün büyük takımları orada olacak, biz de bayrağımızın bu takımların yanında dalgalanmasını istiyoruz. O yüzden orada olmak bizim için çok şey ifade ediyor. Çok güzel bir ülkemiz var; ülkemi çok seviyorum. Zaman zaman zor dönemlerden de geçebiliyoruz; dolayısıyla böylesi bir turnuvaya katılmak ülkedeki havayı da değiştirebilir.
Çağlar'ı çok parlak bir gelecek bekliyor
Sana Çağlar'ı (Söyüncü) sormak istiyorum. Aynı ligde oynuyorsunuz, elbette farklı şehirlerde yaşıyorsunuz. Çok sık görüşme şansı bulamadığınızı tahmin ediyorum. Neler söylemek istersin?
Evet, elbette çok yoğun programlarımız var. Ama neredeyse her gün telefonda konuşuyoruz. Çağlar'ı kendime bir kardeş kadar yakın görüyorum. Aslında birbirimizden o kadar da uzakta değiliz. Leicester ile Liverpool bir buçuk-iki saat mesafede. Çok genç bir oyuncu ve öğrenmeye çok açık. Altınordu'da genç yaşta oynamaya başladı ve yıllar içerisinde kendini çok geliştirdi. Freiburg'a gittikten sonra da kendini geliştirmeye devam etti. Leicester'da ilk sene biraz zorlandı. Bu noktada teknik direktörlerin de önemine dikkat çekmek isterim. Harry Maguire'ı Manchester United'a sattıktan sonra Çağlar'a güvendiler ve formayı verdiler. Çağlar şu an ligdeki en iyi defans oyuncularından biri. Bence onu çok parlak bir gelecek bekliyor. Umarım kendini geliştirmeye devam eder ve Leicester City'deki performansı sayesinde daha da iyi yerlere gider.
Şenol Hocanın oyuncularla bağı çok kuvvetli
Peki, Şenol Güneş hakkında neler söylemek istersin? Senin için özel bir insan olduğunu düşünüyoruz.
Şenol Hocayla iki sezon birlikte çalıştık ve ikisinde de şampiyon olduk. Sonrasında ben Everton'a transfer oldum. Şenol Hocanın benim hayatımda gerçekten çok önemli bir yeri var. Everton'a transfer olmamda babamın ardından en büyük etken kendisidir. Aramızdaki ilişki bir antrenör oyuncu ilişkisinden ziyade baba-oğul ilişkisi gibi. Eski bir öğretmen olduğu için mi bu kadar başarılı bilmiyorum ama Şenol Güneş'in oyuncularıyla arasındaki bağ çok kuvvetli. Sadece ben değil, diğer arkadaşlarımla da diyaloğu öyle. Ülkemiz için büyük bir kazanç, çok önemli bir değer olduğunu düşünüyorum. Onunla çalışmayı çok seviyorum.
Babanızla Şenol Hocanın isimlerinin aynı olması hoş bir tesadüf olsa gerek.
Kesinlikle. Bundan bir defa daha söz etmiştim. Hayatımda iki Şenol'un çok büyük yeri, önemi var. Birisi babam, diğeri de Şenol Hoca. Evet, büyük tesadüf…

Friday, October 25, 2019

Rasim Kara: "Amatör ruh biterse her şey biter"

Türkiye'nin 1975'te SSCB'yi 1-0 yendiği karşılaşmanın uzatma anlarında "Bu maçı kazanalım, ölürsem öleyim" diye dua eden Rasim Kara, "Sporda büyümenin anahtarı amatör ruhtur. O kaybolduğunda her şey sona erer" diyor. Kara, Türk futbolunun geleceğinin altyapı yatırımlarına bağlı olduğunu da sözlerine ekliyor.


Eskişehir'in Eğriöz Köyü'nden A Millî Takımımızın kalesine kadar uzanan bir başarı öyküsünün adıdır Rasim Kara... Lunaparkta penaltıları karşılarken keşfedilen, Alman efsanesi Beckenbauer'i beyaz noktadan soğutan, şimdilerde ise kendini gençlerin eğitimine adayan Rasim Kara ile Türk futbolunu değerlendirdik. Gençlere kendi geçmişinden kesitlerle harmanladığı tavsiyelerde bulunan "Rasim Hoca" ile yaptığımız ders niteliğindeki söyleşide herkese göre bir kıssadan hisse var. Türk futboluna hizmetlerini Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Gelişim Direktörlüğü Antrenör Eğitimcisi olarak sürdüren Kara'ya biz sorduk, o anlattı…
Futbola nasıl adım attığınızdan başlayalım önce. Biraz da çocukluğunuza inelim...
1950 Eskişehir doğumluyum. İlkokulu köyde (Eğriöz) okudum.  Top nerede o dönemlerde... Atların kuyruklarından, yelelerinden top yapar oynardık. Sonra Vanlı bir Nevzat Hoca geldi. Para toplayıp bir top aldı. Kendi aramızda maç oynamaya başladık. Nedense hep kaleye geçerdim. Demek ki ilgim vardı. Ortaokul da aynı şekilde geçti. Lisedeyken futbol yasaktı. Ama kaçak da olsa oynuyorduk. Tabiî sahalar toprak o zamanlar. Ben yine kaledeyim. Lise 2'de Tuncer diye bir arkadaşım vardı. Bir gün bana gelip, "Ben 2. Amatör Küme'de santrfor oynuyorum. Bizim kaleci bazen antrenmanlara, hatta maçlara gelmiyor. Seni götüreyim mi?" dedi. Koşa koşa gittim. Orada (Işıkspor) ilk lisansım çıktı ve oynamaya başladım. 1.5 sezon sonra 1. Amatör Küme'den Çimentospor'a transfer oldum. 200 lira da transfer parası almıştım. O para bir işçinin, memurun yarı maaşı gibiydi. Bütün maçlarda oynadım. Lise bittikten sonra Eskişehir Ticari İlimler Akademisi'nin sınavlarını kazandım.

"Lunaparktan Eskişehir Demir'e"
Akademiye başlamadan önce önümde üç aylık ölü dönem vardı. O zamanlar Porsuk'un kenarında lunapark kurulurdu. Bir gün arkadaşlarla oraya gittik. Lunaparkta penaltı bölümü vardı. Üç penaltı atışını da gole çeviren bir paket sigara alıyordu. İster istemez ayaklarımız oraya gidiyordu. İşletmecisi de rakibimiz Fatihspor'un santrforuydu. Beni görünce, "Rasim gel, kaleci yok" dedi. "Tamam, ama ne zaman geleceğim, ne zaman gideceğim, kaç para vereceksin?" diye sordum. "Akşam 6'da burada olacaksın, gece 12.00'de filan bitiyor. Hafta sonları öğlen geleceksin, gece 12.00-01.00 gibi gideceksin" dedi. Önce cazip geldi ve kabul ettim. Ama okul arkadaşlarımın ve kafayı çeken zengin çocukların gelmesi zamanla beni rahatsız etmeye başladı. Sonra bir gün Eskişehir Demirspor'un yöneticisi rahmetli Cemboy Yüksel geldi. Beni kulübe davet etti. Eskiden müessese takımlarına girmek çok önemliydi. Özellikle yaşı ilerleyen futbolcular iş sahibi oluyordu. Sigortası,  ikramiyesi, emekliliği cezbediciydi. Müdürle görüşmeye gelenler arasında en genç bendim. En son da beni aldılar içeri. Müdür, bana iş vereceklerini ama artık lunaparka gitmeyeceğimi söyledi. Ben de "Ailem köyde, çalışmam lâzım" dedim. Bana 500 lira maaş bağlandı.
"Coşkun Özarı 'Böyle devam et' dedi"
Demirspor'da oynarken Bölgesel Gençler Ligi kuruldu. Eskişehirspor o zaman 1. Lig'deydi. Zaten Süper Lig yoktu. Biz 3. Lig'deydik. Bursaspor, Zonguldakspor, Boluspor ve Uşakspor ile aynı gruptaydık. 18 yaşından büyük iki oyuncu oynatma hakkı vardı. Ben de 19 yaşına girmiştim ama bu haklardan biri bana verildi. O dönem Uşak'a maça gittik. Yenildik ama ben çok iyi oynamıştım. O dönem 2. Lig'de mücadele eden Uşakspor'dan teklif aldım. Kabul ettim ve 30 bin liraya profesyonel oldum. O sene Ümit Millî Takım'a seçildim. O dönem Fatih (Terim) Hoca ile Güvenç Kurtar da Ankara'ya seçmelere gelenler arasındaydı. Doğan Andaç vardı. Rahmetli Coşkun (Özarı) ağabey A Millî Takım hocasıydı. Hazırlık maçı sırasında Coşkun ağabey bana, "Böyle oynamaya devam edersen seni A Millî Takım'a alacağım" dedi. "İnşallah Hocam" dedim.

Aynı yıl Bursapor'a transfer oldum. Osman Hüseyin Uçaner adında çok iyi bir kaleci ağabeyim vardı. Kıbrıs uyruklu olduğu için Türk Millî Takımı'nda oynayamıyordu. Bana çok katkısı olmuştu. Teknik direktörümüz Kaloperoviç'ti. Rahmetli Metin Oktay da menajerdi. Yedinci hafta filandı sanırım. Mersin'de ilk 1. Lig maçına çıktım. 0-0 berabere kaldık ve bütün karmalarda ben varım.  Sonraki hafta içeride oynayacağız. Kaloperoviç akşam odama geldi, "Sen gençsin, istikbalin parlak. Osman yaşlı, çalışmayı bırakır" dedi. Ben durumu anladım. "Hocam sen istediğin kaleciyi oynat, ben her zaman hazırım" dedim. O sezon 9 maç oynadım.
"Osman ağabey statta esir tutuldu!"
Osman ağabey Limasolluydu. Sezon bitince Limasol'a gitmişti. 1974'te Kıbrıs'a çıkarma olunca Rumlar Türkleri toplayıp bir statta esir ettiler. Osman ağabey de o grubun içindeydi. Biz sezonu açtığımızda Osman ağabey hâlâ esirdi. Sonra kurtuldu geldi ama o dönemde ben iyi maçlar çıkarmıştım. Takım da çok iyiydi. Avrupa'da İrlanda'nın Finn Harps takımını, ardından da İskoçya'dan Dundee United'ı eledik. Çeyrek finalde o dönemin en iyi takımları arasında yer alan Dinamo Kiev'e (SSCB) elendik. O sezon A Millî Takım yolum da açıldı. Gençliğimde ne için okuduğumu ya da neden futbol oynadığımı bile bilmiyordum. Büyük beklentilerim de yoktu. Aile terbiyemiz çok sağlamdı ve ne yaparsak yapalım en iyisini yapmak için çabalıyorduk. Bileklerimi güçlendirmek için kendi uydurduğum aletlerle çalışan bir gençken hem ligin en sağlam fiziğe sahip oyuncularından biri haline gelmiş hem de Millî Takım'a yükselmiştim.
Ders gibi penaltı golü
Duygusal kırılmalar yaşadığınız bir maç oldu mu?
Bursaspor'da oynarken kupada Eskişehir Demirspor ile eşleştik. Bu eşleşme benim için ayrı bir önem taşıyordu. Eskişehirli olduğumdan değil tabiî... O zaman Demirspor'u, bileklerim zayıf olduğu gerekçesiyle beni takımına istemeyen Zekai Hoca çalıştırıyordu. 3. Lig takımını nasıl olsa yeneriz diye sahaya ikinci takımla çıkmıştık. Ama maç penaltılara gitti. Bir penaltı kurtardım, bir tane de gol attım. Hocaya gidip "Geçmiş olsun" dedim. O da beni tebrik etti. O zamanlar böyle tatmin oluyordum. Zekai Hoca bir sene sonra Eskişehirspor'un başına geçti. Bursa'daki maçta 80. dakikada penaltı kazandık. Şu anda TFF'de bölge antrenörü olarak görev yapan Sinan Bür o zaman kaptan. Penaltıyı da o atacak. Antrenöre koştum, "Hocam ben atayım" dedim. Eskişehirliyim, kaçırsam dedikodu yaparlar. Kaleden çıkıp git, bir de penaltıyı kaçır... Tabiî o zaman hiç aklıma öyle bir şey gelmedi. Ben sadece hocamın penaltı attığımı görmesini istiyorum. "Git at" dedi. Sinan topu dikti. Koşarak gittim, "Hoca benim kullanmamı istiyor" dedim. Hocaya baktı, 'bırak' işaretini alınca çekildi. Topu 90'a attım ve maçı 1-0 kazandık. Bu arada topu elle santraya gönderiyorum. Degajım rakip ceza alanına iniyor. Bunların hepsini Zekai Hoca kollarımın zayıf olduğunu söylediği için yapıyorum... Benim yerimde bir başkası olsa küsüp futbolu bırakabilirdi. Ama benim için itici güç oldu.
"Beckenbauer'in penaltısını kurtardım"
İlk A millî maçımı İrlanda'ya karşı oynadım. 74'te Yasin Özdenak'ın yerine oyuna girdim, 88'de penaltı kurtardım. A millî formayı üçüncü giydiğimde Federal Almanya maçında Beckenbauer'in penaltısını kurtardım. Lunaparkta penaltı pavyonunda çalışmış olmak başlarda zoruma gidiyordu ama bana çok katkısı oldu. Dört sene Bursaspor'da oynadıktan sonra Beşiktaş'a transfer oldum. Orada da penaltıları atmaya başladım. 25'in üzerinde penaltı golüm var. Sadece bir penaltı kaçırdım. O da Bursaspor'a karşı. Beşiktaş'ta 8 yıl oynadım. 15 yıllık şampiyonluk hasreti de benim kaptanlık yaptığım dönemde bitti. O süreçte iskeleti altyapıdan gelen oyuncular oluşturuyordu. Ben, Mehmet Ekşi, Necdet (Ergün), Samet (Aybaba)... Sonra Rızalar (Çalımbay), Ziyalar (Doğan), Fikretler (Demirer), küçük Haluklar (Duranoğlu) filan geldi. Feyyazlar (Uçar), Aliler (Gültiken), Gökhanlar (Keskin) derken üst üste şampiyonluklar geldi.
Sizin döneminiz ile bugünün şartlarını kıyaslamanızı istesek...
Biz çok çileler çektik. Yaklaşık 20 yıl futbol oynadım. Ama doğru dürüst bir çim sahada kaleci antrenmanı yapamadan bıraktım. Şeref Stadı vardı şimdi Çırağan Oteli'nin olduğu yerde. Orası da toprak sahaydı. 1984'te Beşiktaş'ta jübile yaptım. Yeniköy'de Ritz Carlton Otel vardı. Sonra yıkıldı. Orada dostlarıma ve medyaya yemek vermiştim. Benden anılarımı anlatmamı istediler. Bende iz bırakan şeyleri anlattım. Sonra da "Öldüğümde mezar taşıma 20 sene kalecilik yaptı ama doya doya bir çim sahada kaleci antrenmanına çıkamadı" diye yazın dedim. Şimdi bakıyorum; kaleciler antrenmanda, maçta kısa kollu forma ile oynuyor. Biz astronot gibi giyinirdik. Formaya, eşofmana battaniye, yorgan gibi ilâveler koyardık. Yaralar yapıştığı için yatakta dönemezdik. 1 sene hiç kapanmazdı yaralarımız. Ama hiç şikâyetçi değildik. Bize kimse bir şey göstermedi. Kendi kendimize kaleye geçtik ve oynamaya başladık. Deneme yanılmayla öğrendik her şeyi. Ama köyde yürümeye başladığımız andan itibaren sokaktaydık. Çelik çomak, birdirbir, uzuneşek, yakan top, seksek oynardık. Şimdi bunu profesyonel kulüplerde merdiven çalışması, koordinasyon çalışması olarak yapıyorlar.
Kaleci antrenörlüğünü başlattık
Futbolu bıraktıktan sonra antrenör kurslarına gitmeye başladım. Antalya'da bizim altyapı hocamız olan Serpil Hamdi Tüzün vardı. Adnan Dinçer de onunla birlikteydi. Bir gün Adnan Dinçer'i aradım. Okumayı çok severdi. Ondan kitap istedim. Antrenör kursuna gideceğimi söyledim. "Gel beraber çalışalım o zaman" dedi. Kalktım Antalya'ya gittim. O zamanlar 1. Lig, 2. Lig ve 3. Lig vardı. Antalyaspor 2. Lig'deydi. Orada yardımcı antrenör oldum. Takım o sezon 1. Lig'e çıktı. Yine 2. Lig'de Uzunköprüspor'da çalıştıktan sonra yarım sezon da Antalyaspor'da teknik direktörlük yaptım. Sonra Federasyona geldim. Tamer Hoca (Güney) vardı o zaman Şenes Erzik yönetiminde. Piontek Millî Takım'ın başında, Derwall danışman, Fatih Hoca (Terim) Piontek'in yardımcısı. Tamer Hocaya gittim, "Ben Türk kaleciliği için bir şey yapmak istiyorum" dedim. "Ne gibi?" diye sordu. "Kaleci antrenörlüğü yok mesela" dedim. Sonra Fatih Hocaya bahsettim. O da destekledi. Şenes (Erzik) Bey de destek verdi. Bu vesileyle hem yardımcı antrenörlük hem de kaleci antrenörlüğü müessesini kurduk.
"12 takımın kalesi Türk'e emanet"
 
Şenes Bey geçen sene Futbol Vakfı'nın yemeğinde bir grupla konuşurken beni çağırdı. "Rasim Hoca biliyor musun dünyada ilk kaleci antrenörü kursunu sen açtın" dedi. Bunu ben de bilmiyordum. Avrupa'da 2-3 günlük seminerlerle sertifika programları yapıldı. Biz 33 günle başladık, sonra 18 güne indirdik. Çok kaliteli işler çıkardık. Şu anda UEFA kaleci antrenörü kurslarına da el atıyor. Geçen sezon Süper Lig'de banko oynayan üç yerli santrfor yoktu. Sadece Burak (Yılmaz) ve Umut (Bulut) vardı. Banko oynayan üç yerli stoper yoktu. Ama 12 takımın kalesi yerli kalecilere emanet edildi. Bunların beşi 20, 21, 22 yaşında. Altay 21 yaşında Fenerbahçe'ye geldi, oynuyor. Trabzonsporlu Uğurcan 22 yaşında, o orada oynuyor. Okan'ı Galatasaray aldı Bursaspor'dan. Muhammed Şengezer var. İleride Avrupa'da oynayan kalecilerimiz de olacak. Mesela Uğurcan Çakır... Bence son derece yetenekli. Altay da iyi. Muhammed Şengezer de çok iyi.
Beşiktaş teknik direktörlüğünden ayrılışınız çok konuşuldu ama siz sustunuz. Bunun özel bir nedeni var mı?
1996'da Fatih Hoca ile Millî Takım'ı tarihinde ilk kez Avrupa Şampiyonası finallerine götürdük. Gitmeden önce Fatih Hoca Galatasaray ile anlaştı. Ben de Beşiktaş'la. Hatta Fatih Hoca ayrılınca yöneticilerden biri bana, "Prosedüre göre yardımcısı devam eder, sen kal" dedi. Kabul etmedim. "Fatih Hoca ile geldik, beraber gideriz. Bize yakışmaz" dedim. Sonra Beşiktaş'ta çok başarılı bir sezon geçirdik. Bariz hakem hatalarıyla puanlar kaybettik. Mesela Van'da Sergen'in (Yalçın) frikiğinde smaç yapıldı. Penaltıyı vermedi hakem. VAR sistemi uygulansa Beşiktaş açık ara şampiyon olurdu. Ama ikincilikle yetindik. Galatasaray ipi göğüsledi. Beşiktaş'ın tarihinde 88 gol yok, benim zamanımda atıldı. Artı 62 averaj yakaladık. Rum Kesimi'nden Apoel'in Türkiye'ye gelmemesi ile Avrupa'da tur geçen Beşiktaş, benim dönemimde dördüncü turda Valencia'ya elendi. Hiç derbi kaybetmedik. TSYD Kupası'nı kazandık. Fair Play de benim için çok önemliydi. En az kart gören takım olduk. Rahmetli Süleyman ağabey başkandı o zaman.
"Kulüp zarar görmesin diye…"
Çok önemli ama anlatamayacağım konular var. Onlar yüzünden ayrılmak zorunda kaldım. 400 bin dolar tazminatım ve iki senelik kontratım vardı. Hepsini bırakıp gittim. Bu tavrım nedeniyle Süleyman ağabey bana teşekkür bile etti. Bazı yaşlı yöneticiler ile anlaşmazlık yaşadım ama kulüp zarar görmesin diye sustum. Sonra Bursaspor ile anlaştım. Orada da başarılı olduk. Sonra Çanakkale Dardanelspor, Yimpaş Yozgatspor, Kocaelispor… Rizespor'u 2. Lig'den 1. Lig'e çıkarttık. Kanada'da Ottawa Wizards takımını çalıştırdım. Orada şampiyonluk yaşadım. 4.5 sene Azerbaycan'da Hazer Lankeren ve Karabağ'da görev yaptım. O sıralar zor dönemler yaşıyordu Karabağ. Ermeniler işgal etmiş, oradan kaçanlar bir takım kurmuş filan… 30-35 yaş ortalamasına sahip bir takım aldık. Takımın yaş ortalamasını ben düşürdüm. Şu an Azerbaycan'ın en iyi takımı. Şampiyonlar Ligi'ne filan gidiyor. Yaklaşık 10 yıldır da TFF'de çeşitli görevlerdeyim. Yaklaşık 1000 kaleci antrenörü mezun olmuş toplamda. Bunlar hem bir meslek sahibi oldular hem de kaleciler yetiştirdiler. Bugünkü başarıda bizim açtığımız kursların etkisi büyük.
"Bu maçı kazanalım, ölürsem öleyim!"
Gençler sahip olduklarının kıymetini bilmeli. 1975'te İzmir'de Sovyetler Birliği'ne karşı oynadım. O dönem henüz bölünmemişti. Çok iyi bir kadrosu vardı Sovyetlerin. Dinamo Kiev takımı, millî takım olarak çıktı sahaya. Ben de Bursaspor'dayken Dinamo Kiev'e karşı iki defa oynamıştım.  Valeri Lobanovski adında çok iyi bir antrenörleri vardı. Hem Dinamo Kiev'i hem de millî takımı çalıştırıyordu. Maç öncesi 5-6 fark yiyeceğimizi düşünüyorlardı. 1-0 öne geçtik. Hava yağmurluydu. Yerler vıcık vıcık. Ruslar bastırıyor... Ben bir degaj yaptım, Gökmen aşırttı, Ali Kemal ortaladı, Fenerbahçeli Cemil kafaya çıktı ama golü kimin attığı belli değil... Bakıyorum Atatürk Stadı'nın skorbordunda "Türkiye: 1 - SSCB: 0" yazıyor. Dakika 88. "Allah'ım gol yemeyeyim, maçtan sonra kolum kırılsın" diye dua ediyorum. 90'ıncı dakikada skor hâlâ 1-0. "Allah'ım maç böyle bitsin, bacağım da kırılsın" diyorum kendi kendime. Uzatmalar oynanıyor. "Bu maçı kazanalım da ölürsem öleyim" demeye başladım. Bunu canı gönülden söylüyorum. İçimdeki amatör ruh söyletiyor bunu. Şimdi daha iyi anlıyorum. Bütün büyük sporcular amatör olarak başlıyor, sonradan profesyonel oluyor. Michael Jordan, Magic Johnson, Messi, Ronaldo... Bunlar amatör ruhla büyüyen sporcular... Çünkü içindeki amatör ruhu kaybettiğin anda ilerlemen de sporculuk hayatın da bitiyor.
Kaledeyken sizi en çok zorlayan oyuncu kimdi?
Aslında pek zorlanmıyordum ama Fenerbahçeli Cemil çok süratli bir oyuncuydu. Şu anda oynasa çok yüksek paralar kazanırdı. Fatih Hoca iyi futbolcuydu. Trabzonspor'da Ali Kemal vardı... Cemil hep sol taraftan gelirdi. Onu çok iyi biliyordum. Maçları akşamdan zihnimde oynardım.
"Spor rakibi aldatma sanatıdır"
Kaleci antrenörlüğü ağırlık noktam. Diğer antrenör kurslarına da gidiyorum. 10 senedir kulüplerde çalışmıyorum. Bu kendi tercihim. Çalışmayı severim. Kendime has metotlarım vardır. Mesela eskiden internet yoktu. Almanya'da yayınlanan Football Training diye bir aylık dergi vardı. O dergiye aboneydim ve 22 yıl boyunca hep okudum. Oralardan antrenman teknikleri çıkarırdım. Temelde bütün oyunlar rakibi aldatmaya dayalıdır. Sistemler önemli. Şu anda genelde 4-2-3-1 oynuyorlar. Yorumcuları izliyorsunuz; çift santrforla maçı kaybetmişse "4-2-3-1 oynasaydı maçı kazanırdı" diyorlar. Aslında hiç alâkası yok. Beş tane hücum prensibi, beş tane de savunma prensibi var. Top sendeyken ya da rakipteyken ne yapacağını biliyorsan hangi sistemle oynarsan oyna fark etmez.
"Asla sistemin esiri olmadım"
Mesela hücumda genişliğine ve derinliğine göre oynamak. Oyun sıkışmış ve takım pas yapamıyor. Pas ve destek uygulaman lâzım. Top sendeyken pas vereceksin, yön değiştireceksin. Hareketli oynayacaksın, kreatif oyuncuları devreye sokacaksın. Bu beş hücum prensibinin karşılığında da beş savunma prensibi var. Baskı var, kademe var; ortaya, şuta mani olmak var. Bugün bakın maçlara… Yapılan ortaya müsaade etmekten, koşan adamı takip etmemekten ya da ters kademeye girememekten savunma zaafları yaşanıyor… Basketboldan örnek vereyim… Rakibin üçlük atıyor, onu rahat bırakırsan isabet bulma şansı artar. Futbolda da şut atılırken baskı yapmazsan gol olma ihtimali yükselir. Bunları antrenmanlarda defalarca çalışmak lâzım. Ben çok yerde çalıştım ama hiç sistemlerin esiri olmadım.

En beğendiğiniz teknik direktörler kimler?
Türkiye'de iyi hocalar var. Fatih Hocanın gözle görülür bir başarısı var. Şenol Hocanın yaptıkları ortada. İkisi de çok iyi dostum. Gençler geliyor alttan. Sergen Yalçın, Bülent Korkmaz... Gençlere fırsat vermek lâzım. Ben en verimli çağımda, 2-3 milyon kazanacakken TFF'de maaşlı çalıyorum. Bir genç kaleci yetiştirmek benim için parayla pulla ölçülebilecek bir mutluluğun ötesinde.
"Gelen yabancı millî olmalı"
Artık futbolda dönen paralar inanılmaz boyutta. Bizim 20 senede aldığımız para şimdi bir sezonda kazanılıyor. Kulüplerimiz de buna çanak tutuyor. Bir başka mesele de Türkiye'ye gelen yabancılar. 14 yabancı serbest diye kontenjanı doldurmanın ne anlamı var? Üç büyüklerde oynayacak oyuncunun ülkesinin millî takımında yer alması lâzım. Ben Beşiktaş'ı çalıştırırken üç  yabancı hakkı vardı. Mrmiç, Hırvat Millî Takımı'nın kalecisiydi. Iankov, Bulgar Millî Takımı'nın orta saha oyuncusuydu. Amokhachi, Nijerya Millî Takımı'nın forvetiydi. Bugün astronomik paralarla sıradan oyuncular alınıyor. Daha az paralarla daha kaliteli yabancılar getirilebilir. Yöneticiler kulüpleri de aile şirketleri gibi yönetmeli. Bu konuda Dernekler Yasası büyük sıkıntıya neden oluyor. Kulüpler her ne kadar A.Ş. olsa da seçimler Dernekler Yasası'na göre yapılıyor. Bugün takımı batağa sürükleyen bir yönetici ceketini alıp gidiyor. Borçlar yeni yönetime kalıyor. Beşiktaş'ı, Fenerbahçe'si, Galatasaray'ı, Trabzonspor'u, Bursaspor'u, Eskişehirspor'u bu yüzden zor durumda. Altyapılara gerektiği kadar önem verilmiyor. Oysa Beşiktaş, Serpil Hamdi Tüzün zamanında da bizim kaptanlık yaptığımız dönemde de alttan gelenlerin katkıları ile iyi işler yaptı.
Altyapıların kulüpler için taşıdığı önemden bahseder misiniz?
Kulüpler geleceği için altyapıya yatırım yapmak zorunda. Bütçesiyle, hocasıyla, tesisiyle ayrı bir yapılanma lâzım. İyi sporcu yetiştirmek için yeterli tesis ve iyi eğitilmiş antrenör olmazsa olmazdır. UEFA Jira Komisyonu'na girdikten sonra bizde de eğitim kalitesi çok yükseldi. Almanya'da, İngiltere'de, İspanya'da, İtalya'da neler aktarılıyorsa biz de aynılarını yapıyoruz. Kulüpler TFF ile diyalog içinde çalışmalı, iyi koordine olmalı ve yetenekli gençleri bulmalı. Öğrenciler 16.30'da okuldan çıkıyor, aynı anda tesise gidiyor. Beşiktaş'ın bir sahası var diyelim. Galatasaray'ın, Fenerbahçe'nin 1.5 sahası var (bir büyük bir küçük). Bir sahayı dörde bölüyorlar. Küçükler çeyrek, büyükler yarı sahada çalışıyor. 50'şer dakikalık idmanlar yapılıyor. Buradan bir şey çıkmaz. Açılım basit; yatırım yapmazsan, üretmezsen kâr edemezsin... Türk genci inanılmaz yetenekli. Bakın bugüne kadar çeyrek sahalarda çalışarak geldiler. Hollanda'da bir amatör takıma gidiyorsun 8-10 tane sahası var. Bizim büyük takımların ise 1-1.5. Bu inanılır gibi değil. Üretimin yükselmesi için yatırımın artması lazım.  
"Altınordu iyi bir örnek"
Daha önce de söyledim. Çok yetenekli oyuncularımız var. Mesela Altınordu iyi bir örnek. Gelişim liglerinden sorumluyken Altınordu'ya gittim. Seyit Mehmet Özkan başkanla görüştüm. Torbalı'da, Selçuk'ta, İzmir'de, Kuşadası'nda tesisleri var. Başkan çocukların okullarından, velilerin işlerine kadar ilgileniyor. Sonuç olarak U14'ten U21'e kadar her millî takımda Altınordu'dan mutlaka üçer, dörder, beşer oyuncu var. İşte Cengiz Roma'da, Çağlar önce Almanya'ya, sonra Leicester City'e gitti. Bu çocuklar fidan gibi. Dikeceksin, sulayacaksın, bakımını yapacaksın, toprağına gübreyi vereceksin ve meyveyi alacaksın. Hiçbir şey yapmadan çocuklardan verim almak çok zor. O yüzden Spor Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, kulüpler ve TFF el ele seferber olmalı. Türk futbolu ancak böyle kurtulur.
Yarınlara yönelik önemli projeler var mı?
Evet var. Ama önce Milli Eğitim'in sporcu açısından düzenleme yapması gerekiyor. Sabahçı, öğlenci uygulamasında daha çok fayda görüyoruz. Sahalardan daha rahat istifade edilebiliyor mesela. Beşiktaş ilçe hudutları içinde bir tane saha yapacak boş arazi yok. Ajax'ta sadece altyapının yan yana 14 sahası var. Çatalca'da, Gebze'de boş araziler var ama bu çocuklar okuldan sonra oraya nasıl gidip gelecek? Okulu da içinde olan bir yapılanmaya gitmek gerek.
"Çocuklar şahsiyetli yetişmeli"
Bizim zamanımızda futbolculara kız vermiyorlardı. Bir de popçulara... Şimdi tam tersi oldu. Ekonomik sebeplerle herkes çocuğunun futbolcu olmasını istiyor. Avrupa'daki gençlerle ülkemizdeki gençler arasında yetişme tarzı açısından büyük fark var. Hâlâ çocukları konuşturmayan, hatta şiddet uygulayan aileler var. Oyuncularına şiddet uygulayan yetersiz antrenörler var. Bunlardan kurtulmak gerek. Türkiye'de 12-13 bin amatör takım var. Bunlara hizmet götürmek kolay değil. Avrupa'da küçük yaştan itibaren çocuğun kapısında sütü var. Çocuk kişilikli ve şahsiyetli olarak yetiştiriliyor. Sahaya çıktığı zaman, "Acaba büyüdüm mü, konuşabilir miyim?" diye kaygılanmıyor. Sahada kendi kararını kendisi verebiliyor. O nedenle komple bir eğitime ihtiyaç var.
Unutulmaz bir anınızı anlatır mısınız?
Beşiktaş'ta oynadığım dönemde idman için Şeref Stadı'na gittik. Çırağan Sarayı yanmış, döküntü halde. Kulüp binamız yok, orayı tutmuşlar. Rüzgârlı havalarda taşlar iniyor kafamıza. Çırağan Otel inanılmaz durumda. Bir kalabalık var o gün. Spotlar falan yanıyor. İçeriye girdim. Önce Kartal Tibet'i gördüm. "Gol Kralı"nı çekiyorlarmış. Başrolde rahmetli Kemal Sunal oynuyor. Beşiktaş'a denenmeye gelmiş bir oyuncuyu canlandırıyor. Bir ara soyunma dolabımın yanına gittim. Masaj tahtamız orada. Masör Necati birisine masaj yapıyor. Kameralar orada. Masadaki Kemal Sunal'mış. Sonra ısınmaya çıktık. Kemal Sunal da bizle birlikte koştu. Sonra hazırlık maçı oynanacak. Isındıktan sonra bana, "Kemal Sunal sana penaltı atacak. Topu sola gönderecek, sen sağa gideceksin" dediler. "Tamam" dedim. Hayatımda ilk defa şike yaptım. Bir de gol yedikten sonra 'bravo' dedim. Çünkü bana öyle söylediler.
"Aile terbiyesi her şeyin başı"
 
İnsanın kendi kendine yetişmesi, tek başına mücadele etmesi kolay değil. Benim ailem futbola çok yakın değildi. Ağabeylerim vardı, 6 kardeşin en küçüğü bendim. "Beşiktaş'a gidiyorum, Bursaspor'a gidiyorum" dediğimde bile, "İyi, sen bilirsin" derlerdi. Fikirlerini sormazdım. Çünkü bana çok güveniyorlardı. Bu benim için çok önemliydi, gurur kaynağıydı. Yanlış yapmayacağımı biliyorlardı. Aile terbiyesi her şeyin başı.
İçinizde kalan bir ukde var mı?
Beşiktaş'ta teknik direktörlüğe devam etseydim birkaç şampiyonluğu daha olurdu. Çünkü öyle bir hava yakalamıştık. Hoca olarak orada şampiyonluk yaşayamamak içimde ukde kaldı.
"Elinizden tutulmasını beklemeyin"
Son sözlerim yine gençlere. Onlara tavsiyem, "Torpilim yoktu da olmadı" gibi düşüncelerden uzak dursunlar. Ben 20 sene futbol oynadım. Sıfırdan başladım. Bir köyden çıkıp ilerledim. Bütün liglerde oynadım. 25 sene de antrenörlük yaptım. Kimse elimden tutmadı. Futbol sahada oynanıyor ve orada ne yaptığınıza bakıyorlar. Ben hem oyunculuğumda hem de antrenörlük hayatımda hep "Elimden geleni yaparım, beğenirlerse alırlar" zihniyetinde oldum. Hiçbir zaman destek beklentisi içinde olmadım.

 
eXTReMe Tracker