Friday, June 22, 2018

Tarkan Serbest: "Millî Takım hedefimi üç yıl önce yazmıştım"

Bundan üç yıl önce sosyal medya hesabından "Hedef 2018" yazıp yanına Türk bayrağı koyarak yaptığı paylaşımı bugün gerçeğe çeviren 24 yaşındaki ön libero, İran maçında ay-yıldızlı formayla tanıştı. Bu formayı giyebilmek için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçip Avusturya vatandaşlığından çıkartılmayı göze alan genç ön libero, "Ailemle görüntülü konuşurken üzerimde ay-yıldızı gördüklerinde duygulandılar. Buraya iki haftalığına tatile gelmedim. Kalıcı olmak istiyorum" diyor.



Millî Takımımızda ilk kez yer alıyorsun ve Türk kamuoyunun yakından bildiği bir oyuncu değilsin. Seni hem tanımak hem de tanıtmak istiyoruz. Ne zaman, nerede doğduğundan,  ailenin Avusturya'ya göç hikâyesinden başlayalım…
Avusturya'nın başkenti Viyana'da 2 Mayıs 1994'te doğdum. Annem 1979'da, babam ise 1986 yılında Avusturya'ya gitmiş. Ailemin memleketi Sakarya, Karasu. 24 yaşındayım ve doğduğumdan beri Viyana'da yaşıyorum. Futbola da 7 yaşında SV Donau adında küçük bir kulüpte başladım. Orada üç sene oynadıktan sonra Austria Wien'in altyapısına girdim.
Futbol topuyla tanışman nasıl oldu? Sendeki yeteneği ilk olarak kim keşfetmişti?
Viyana'da oturduğumuz evin hemen yanında bir park vardı; orada ağabeyimle futbol oynuyorduk. Bir gün SV Donau'nun antrenörleri parktan geçtikleri sırada bize kulüp ve tesisleri hakkında bilgi verip davet ettiler. Ağabeyimle birlikte durumu babama anlattık ve bizi ertesi gün tesislere götürmesi için ikna ettik. Böylece futbola başladık ağabeyimle. Ardından Austria Wien'in genç takımlar sorumlusu Ralf Muhr beni keşfetti, izledi, beğendi. Babamla konuşup ikna etti ve beni Austria Wien altyapısına dâhil etti. 14 senedir de Austria Wien kulübünde futbol oynuyorum.
Ailenin futbolcu olmana katkısı nedir? Onların arasında futbolcu olan veya başka sporlarla ilgilenen birileri var mı?
Ailem, annem, babam arkamda durmasaydı bu noktaya gelemezdim ve şu an bu röportajı yapıyor olamazdık; bunu açıkça söyleyebilirim. Gerek futbolda gerek özel hayatımda ailem her zaman bana destek oldu. Ailemde benim dışımda sporla ilgilenenler de var. Benden iki yaş büyük ağabeyim muhasebecilik yapıyor ama aynı zamanda amatör kulüplerde hobi olarak futbol oynuyor. 14 yaşındaki küçük kardeşim de futbol oynuyordu ama kick-box'a merak sardı ve bıraktı. Babamın ise futbolla alakası yok. Ben bu yeteneği kimden aldım bilmiyorum.

Avusturya'da futbolla okulu bir arada götürebilmek mümkün oluyor mu? Sen eğitimini nereye kadar sürdürebildin?
Annem futbolcu olmama çok sıcak bakmıyor, daha çok eğitime önem vermemi istiyordu. Ancak ben vaktimin büyük bölümünü futbola ayırmak, antrenman yaparak kendimi geliştirmek istiyordum. Fazla ders de çalışmıyordum açıkçası. Okuldan geldiğimde Playstation'da FIFA oynardım. Bu sebeple 17 yaşında okulu bıraktım. Kararımı anneme açıkladığımda, "Karar senin kararın" diyerek futboluma odaklanmam, kendime iyi bakmam gerektiğini belirtti ve desteğini hiç esirgemedi.
Avusturya futbolunun en büyük kulüplerinden Austria Wien'in kapısından içeri girdiğinde 11 yaşındaydın ve o günden bu yana da devam ediyorsun? Futbol karakterinin ve kişiliğinin şekillenmesinde Austria Wien'in katkısından söz eder misin?
Dediğim gibi, Austria Wien'de 14 senedir futbol oynuyorum. Kulüp benim için bir aile haline geldi. Sahanın çimlerine bakanlardan malzemecilere kadar herkesi tanıyorum, hepsiyle kardeş gibiyim. Altyapıdaki antrenörlerimin de hayatımda büyük bir yeri var. Bana güvendiler, şans verdiler, gelişmemi sağladılar. İki sezon boyunca oynadığımız tüm UEFA Avrupa Ligi maçlarında forma giyme imkânı buldum. Özellikle iki sezon önceki teknik direktörümüz Thorsten Fink bana her zaman destek oldu, güvendi ve önümü açtı. Bu yüzden Austria Wien'in kariyerimde ve hayatımdaki yeri büyük.
Almanya ve Fransa'da yaşayan Türk oyuncuların ağzından sıklıkla ayrımcılığa uğradıklarını duyarız. Rakiplerini geçebilmek için mutlaka birkaç gömlek üstün olmaları gerektiğini söylerler. Sen Avusturya'da böyle bir sıkıntı yaşadın mı?
Avusturya tabiî ki zor. Türk olduğumuz için hep 1-0 geriden başlıyoruz. Ama ben hiçbir zaman hayallerimin peşini bırakmadım. İdmanlarda ve maçlarda her zaman yüzde yüzümle performans göstermeye ve kendimi geliştirmeye gayret ettim, antrenörlerimi dinledim, onlar da beni sevdi. Bu nedenle hiçbir zaman sorun yaşamadım. Bazı oyuncular antrenörlerini dinlemez ama ben her zaman dinlerim.
Futbola başladığından beri ön libero mu oynuyorsun? Bulunduğun mevkiin şekillenme aşamalarını anlatır mısın?
Küçükken, SV Donau'da kanatlarda oynadım, forvet oynadım. Ardından Austria Wien'in U12-U13 takımında antrenörlerimizden Helmuth Bogdanovic benim yerimin ön libero, yani 6 numara olduğunu söyleyerek yeteneklerimi o mevkide sergileyebileceğimi belirtti ve ön liberoda oynamaya başladım. Aynı zamanda stoper de oynayabiliyorum. Geçen sezon stoper olarak oynayan takım arkadaşlarım sakatlandığında teknik direktörümüz Thorsten Fink beni stopere çekiyordu ve değişimli oynuyordum.
Günümüz futbolunda modern bir ön liberodan beklenenler nedir? Sen bu özelliklerin hangilerine sahip olduğunu düşünüyorsun?
Bu mevkide oyun zekâsı çok önemli. Oyunu okumanız ve yönlendirmeniz gerekiyor. Bu yüzden paslarınızın isabetli ve iyi olması şart… Bununla birlikte ikili mücadelelerinizin de iyi olması lâzım. Top size gelmeden önce pası nereye ve kime vereceğinizi düşünmelisiniz. Eski teknik direktörümüz Thorsten Fink olsun, şu anki teknik direktörümüz Thomas Letsch olsun top bana gelmeden pası nereye atacağımı bir adım önceden düşündüğümü ve bunu iyi yaptığımı söylediler. Kanattan kanada isabetli uzun paslarım da oyunumda ön plana çıkıyor. Tabiî bir de ikili mücadelelerim...
Kendinde eksik bulduğun yönler için neler yapıyorsun?
Geliştirilmeyecek bir şey yok bana göre. Paslarımda iyi olsam da her zaman bir adım daha ilerisi var. Ama savunmadaki kafa toplarımı özellikle geliştirmem lâzım ve bunun için çalışıyorum.
Futbola başladığında idollerin hangi oyunculardı? Bugün kimleri beğeniyor ve hangi özellikleriyle kendine örnek alıyorsun?
Benim 1 numaralı idolüm Sergio Busquets. 6 numarayı kusursuz oynadığını düşünüyorum. Mehmet Topal ağabeyim de bu pozisyonu çok iyi oynuyor. Raul Meireles'i de sahadaki ve aynı zamanda özel hayatındaki tarzından dolayı beğeniyorum. Onun dışında yine benim pozisyonumda oynayan RedBull Salzburg'un genç takımından bize transfer olan 2000 doğumlu Vessel Demaku çok iyi bir oyuncu. Genç ve çok hırslı. Sezonun son maçlarında yanımda oynadı, ileride daha iyi yerlere geleceğine inanıyorum. Sturm Graz'da oynayan ve bu sene Avusturya Ligi'nde yılın oyuncusu seçilen Peter Zulj'u da beğeniyorum.
Futbola başladığın pek çok arkadaşın kaybolup giderken sen profesyonel bir oyuncu oldun ve bugün A Millî Takım kadrosundasın. Bu noktaya gelebilmek için diğerlerinden farklı olarak neler yaptığını düşünüyorsun?
Altyapıda 100-150 oyuncuyla oynadım. Hepsi başarılı olacak diye bir şey yok. Bunların arasından belki üç veya dört tanesi sıyrılarak başarılı olabiliyor. Bu noktaya gelmemde ailemin çok büyük payı var. Bana her koşulda destek oldular. Tabiî arkadaşlarımın verdiği destek de var. Benim ise her zaman hedefim vardı, hiçbir yöne sapmadan sadece hedefimin peşinden koştum. Üç sene önce sosyal medya hesabımdan, "Hedef 2018" yazıp yanına Türk bayrağını koyarak Millî Takım hedefimi belirtmek amacıyla bir paylaşımda bulunmuştum. Paylaştıktan üç sene sonra da Millî Takım'a seçildim. Hedefinizin hep büyük olması gerek. "Avusturya Ligi benim için yeterli" diyerek kendimi sınırlayamam. Aksi takdirde gelişemem. Örneğin, Türkiye A Millî Takımı'na seçilmek hedeflerimden bir tanesiydi.  Bundan sonraki hedeflerim arasında UEFA Şampiyonlar Ligi'nde oynamak var.
Hedeflerine ulaşma noktasında önüne ne gibi zorluklar çıktı?
Dört sezon önce takımımızın başına Gerald Baumgartner geçmişti. Bana kendi sahamızda oynadığımız Rapid Wien derbisinde ilk defa 11'de yer vermişti. 17'nci dakikada yaptığım hata sebebiyle 1-0 geriye düşmüştük ve 28'inci dakikada oyundan alındım. Maçı 2-1 kazandık ama oyundan çıkıp soyunma odasına gittiğimde "Hayat nasıl devam edecek, bir daha şans bulabilecek miyim?" gibi pek çok soru aklımdan geçiyordu. Onun dışında üç sene önce omzumdan sakatlık yaşamış ve yaklaşık üç ay sahalardan uzak kalmıştım.
Türk Millî Takımı'na ilk kez davet edildin ve bu davet A Millî Takım'a oldu. Daha önce Avusturya U21 Takımı'nda oynamıştın. Neden başlangıçta Türkiye'yi değil de Avusturya'yı seçmiştin? Bugün Türkiye'yi tercih etmenin sebepleri neler?
Avusturya U21 Millî Takımı'ndan bir davet almıştım. Türkiye'den bana herhangi bir çağrı gelmemişti. Bu nedenle Avusturya U21'de oynadım. Geçen sene ise Mircea Lucescu'nun beni izlediğini öğrendim. Türk Millî Takımı'na çağrıldığımda ise çifte vatandaşlığımın da olmaması sebebiyle, Avusturya pasaportumdan vazgeçmem söz konusu oldu. Lucescu ve ailemle görüştükten sonra kararımı verdim ve Türk pasaportumu çıkarttım. Avusturya pasaportumu kaybetme ihtimalim olsa da kararımın sonuna kadar arkasındayım. Buraya geldiğimde ailemle görüntülü konuşma yaptığımda üzerimde ay-yıldızı gördüklerinde duygulandılar. Burada olmam hem benim için hem ailem için çok büyük bir şey. Türkiye'yi de kendime güvendiğim için seçtim diyebilirim. Ben buraya iki haftalığına tatile gelmedim. İyi bir performans sergilemek istiyorum. Maçlarda da inşallah hocam şans verirse oynayıp kendimi göstermek istiyorum.
Millî Takım'da yeni bir isim olarak öncelikli hedeflerin neler?
İlk kez buradayım, herkesi tanımak istiyorum. İdmanlarda ve maçlarda iyi bir performans göstererek bundan sonra sürekli Millî Takım'a çağrılmak öncelikli hedefim.  
İlk kez geldiğin Millî Takım kampındaki atmosferi bize anlatır mısın? Bu tesisler hakkında neler düşünüyorsun?
Buradaki herkes çok iyi karaktere sahip insanlar. Beni çok iyi karşıladılar. Avusturya profesyoneldi ama burası bambaşka bir dünya. Sahalar, yemekler, tesisler, bize sunulan imkânlar her şey en üst seviyede diyebilirim.
Medyada Türkiye'ye transferinle ilgili haberler yer alıyor. Kariyerini nasıl planlıyorsun? Süper Lig'e gelmek gibi bir planın var mı?
A Millî Takım benim için büyük bir şans. Ben sahadaki performansımla ilgileniyorum. Diğer tarafta bir gelişme olduğunda zaten menajerim beni haberdar ediyor. Spor Toto Süper Lig'de ise tabii ki oynamak isterim. Her zaman hedeflerim arasında yer almıştır. Hayırlısı diyorum o yüzden.
Türkiye Ligi'ni takip edebiliyor musun? Burada beğendiğin takımlar ve oyuncular kimler?
Türkiye Ligi'ni elbette takip ediyorum. Eskiden babam bizi kahveye götürür, orada ağabeyimle derbileri izlerdik. Televizyondan izlediğim Oğuzhan Özyakup'la şimdi beraber yemek yiyoruz, aynı sahada idman yapıyoruz. Türkiye Ligi'nde de dediğim gibi Mehmet Topal'ı çok beğeniyorum. Emre Belözoğlu ve Okay Yokuşlu da bu ligde beğendiğim oyunculardan.
Kariyerinde unutamadığın bir maç ve gol var mı?
İki sezon önce UEFA Avrupa Ligi 3. ön eleme turunda Slovenya'nın Spartak Trnava takımıyla karşılaşıyorduk. İlk maçta kendi sahamızda 1-0 mağlup olduk. Rövanş maçının normal süresini 1-0 galip tamamladıktan sonra maç uzadı ve penaltılara gitti. Turu atlamamızı sağlayan son penaltıyı gole çevirmiştim ve adımızı play-off turuna yazdırmıştık. Play-off turunda da Norveç'in Rosenborg takımını iki maçta 2-1 mağlup ederek gruplara kalmıştık. O yüzden Spartak Trnava ile oynadığımız rövanş maçı benim için unutulmaz diyebilirim. Aynı sezon Roma karşısında deplasmanda 3-1'den 3-3'e çevirdiğimiz maç da benim için unutulmaz. Hafta sonu RedBull Salzburg ile önemli bir derbi maçına çıkacaktık. 3-1 gerideyken teknik direktörümüz Thorsten Fink hafta sonu oynanacak derbiyi düşünerek iki önemli ismi dinlendirmek adına oyundan çıkarmış ama eşitliği sağlamayı başarmıştık.  Çok gol atan bir oyuncu değilim ama bu sezon yine UEFA Avrupa Ligi'nde Rijeka'ya attığım kafa golü benim için unutulmaz. O maçta iyi bir performans sergilemiştim ve deplasmanda 4-1 kazanmıştık.
Futboldan kazandığın ilk parayla ne yaptın?
Futboldan kazandığım ilk parayla ailemle yemeğe gittim. Aileme çok önem veririm, onlar benim için çok değerli.
Hangi dilleri konuşabiliyorsun?
Almanca, İngilizce ve Türkçe biliyorum. Okulda da iki sene İspanyolca dersi aldım. Kulübe pek çok farklı ülkeden yeni oyuncular gelebiliyor, onlarla iletişimi sağlamak adına dil bilmek önemli tabiî ki.
Kitaplarla aran nasıl?
Annem çok okur, benim de okumam konusunda çok ısrarcıdır ama onun kadar okuduğumu söyleyemem.
Futbolun dışındaki hayatında neler var?
Arkadaşlarımla bol bol vakit geçiririm. Viyana'da Sport & Fun Halle adında bir spor merkezi var. Orada arkadaşlarımla birlikte basketbol, masa tenisi, badminton oynarız. Onun dışında arkadaşlarımla sinemaya giderim, yemek yerim, bir de Playstation'da FIFA oynarım.

Monday, May 14, 2018

Bir ülke, iki maç ve kapanmayacak büyük yara

Seksenli yılları Yugoslavya’nın futbol ve basketboldaki başarılarını takip ederek geçiren bizim kuşağın unutmak istediği iki korkunç maç vardır.

Bunlardan biri; 13 Mayıs 1990’da oynanması planlanan, ırkçı hezeyanların pençesinde kıvranan Yugoslavya’nın iki kardeş halkı arasında ha başladı ha başlayacak diye beklenen iç savaşın fitilini ateşleyen Dinamo Zagreb - Kızılyıldız maçıdır. O gün yaşananlardan sonra, ırkçılık; geçirdiği pençeyi bir daha Yugoslav halklarının etinden çekmeyecek, sonsuza kadar kapanması mümkün olmayan yaralar açılacak, iç savaş on binlerce can alacaktır. 

Maksimir Stadyumu’nun dışında yakılan arabalardan yükselen dumanın gölgesinde ilk düdük çalınır. Bir yanda Dinamo Zagreb’in taraftar grubu Bad Blue Boys (Kötü Mavi Çocuklar), diğer yanda Kızılyıldız’ın Delije’si vardır. Delije taraftar grubu, “Arkan” lakabıyla bilinen, “Elimizde balta, nacak/ Dişlerimizin arasında bir bıçak/ Bu gece çok kan akacak” gibi korkunç sloganları şiar edinmiş, Sırp milliyetçisi bir suç makinesi Zeljko Raznatovic’in kontrolü altındadır. Önce tribünleri karıştıran Raznatovic daha sonra “Arkan’ın Kaplanları” adıyla anılacak bir milis gücü oluşturacak ve Yugoslavya iç savaşındaki korkunç katliamlara ve tecavüzlere imza atacaktır. Maçın hemen ilk dakikalarında Delije grubu, stada rahatlıkla soktukları kesici aletler ve bir iddiaya göre sülfürik asit yardımıyla telleri eritip sahaya inerler. Diğer taraftar grubu Bad Blue Boys’un da sahaya inmesiyle Yugoslavya’yı kan gölüne çevirecek iç savaşın provası başlamış olur.

Taraftarı coplayan yüzlerce polis, havada uçuşan yumruklar, kafalarda kırılan sopalar, ağır yaralanan taraftarlar…

Futbolcuların çoğu soyunma odasına kaçarken stat, tarihe “iç savaşı başlatan tekme” diye geçecek olan bir uçan tekmeye şahit olur. Zagreb’in kaptanı Zvonimir Boban, Hırvat bir taraftarı coplayan ve Sırp olduğunu varsaydığı bir polise uçan tekme atar. Bunun üzerine iyice büyüyen olaylar gece geç saatte zorlukla durdurulur, futbolcular stattan helikopterle kurtarılır, polis Boban’ı affettiğini açıklar, Boban halk kahramanı olur. Oysa polis Boşnak’tır. Çünkü ırkçılık berbat ve saçmadır. Zaten o günden sonrası hep kardeş kavgası, uzun ve kanlı zamanlar, Yugoslavya ve insanlık için korkunç günlerin başlangıcıdır.

Unutmak istediğimiz ikinci maçsa; yine Yugoslavya’da kardeş halkların birbirinin kanını akıttığı, ülkenin ırkçılığın azgın sularıyla boğuştu 1990 yılına aittir. Bu defa basketbol. İtiraf edeyim sadece ve sadece Dražen Petrovic yüzünden bütün seksenler boyunca gözümü Yugoslavya Milli Basketbol Takımı’ndan alamadım ben. Futbolda Maradona benim için neyse basketbolda Dražen Petrovic odur. Öyle diyim.

Dražen Petrovic, Yugoslavya’nın yoksul mahallelerinin birinde doğmuştur. Zayıf ve çelimsiz bir çocuktur. Hatta öyle kuvvetsizdir ki mahallede tenekeden yaptıkları potaya attığı şutlar, çemberden geçmek bir yana potanın yakınına kadar bile ulaşmaz. Abisinin “Fred Çakmaktaş gibi şut atıyorsun!” alaylarına da, çemberden bi türlü geçmeyen toplara da, incecik kollarının güçsüzlüğüne de aldırmaz. Sabah akşam; okulda, sokakta, ders aralarında şut çalışır. O uzun günler ve geceler basketbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi şutörlerden birini ve elbette bana göre en iyisini yaratır. Hatta on sekiz yaşındayken giydiği Sibenka formasıyla abisinin takımı Cibona’yı yendiklerinde, annesi, abisine karşı biraz daha kötü oynamasını rica etmek durumunda kalır. 

Yıllar içinde Avrupa basketbolunun zirvesine oturur, oynadığı basketbol o kadar sanatsal bulunur ki, lakabı Mozart’a atıfla “Basketbolun Amadeus”u olur. Petrovic’li Yugoslav Milli Takımı, seksenler boyunca Avrupa ve Dünya Şampiyonalarında, Olimpiyatlarda fırtına gibi eser. Takımın içinde müthiş bir dostluk vardır, özellikle de Hırvat Dražen Petrovic ve Sırp Vlade Divac arasında. Birbirlerinden hiç ayrılmazlar, başka kimselerle odalarını da sırlarını da paylaşmazlar. İki takım arkadaşı, iki sıkı dost, iki sırdaş. Dünya basketbolunun ekol ülkesi Yugoslavya yaşadığı zor zamanlara rağmen 1990 yılında dünya şampiyonu olur. Şampiyonluk kutlamalarında parkeye elinde Hırvat bayrağıyla fırlayan bir seyirci Divac’ın tepkisiyle karşılaşır. O an, sadece Divac ve Petrovic’in eşsiz dostluklarının parçalanmasını resmetmez, aynı zamanda Yugoslav halklarının birleşmemek üzere dağılacağı günleri de resmeder. 

Bayraklı seyirciyi protesto eden Divac, Sırbistan’da kahraman, Hırvatistan’da hain ilan edilir. Oysa “Bu sadece Hırvatistan’ın değil, hepimizin, Yugoslavya’nın zaferi!” diye düşünmüştür. Derdini en yakın dostu dâhil kimseye anlatamaz. Petrovic, can dostu Divac’a kalbini bir daha açmamak üzere kapatır. Birbirlerinden ayrı geçirdikleri üç yıl sonra, Yugoslavya felaketler içindeyken Münih’ten bir felaket haberi daha gelir. Arkadaşının kullandığı araba kaza yapmıştır, kaza sırasında yan koltukta uyuyan Dražen Petrovic bir daha uyanmayacaktır. Divac; derdini anlatamadığı, helalleşemediği, aralarına giren ırkçı hezeyanın bulutlarını dağıtamadığı dostunun ölüm haberini aldığında yıkılır. Kıpırdayamaz bile. Sonra kendini, savaşın parçaladığı dostluğunun anısına ırkçılığın izlerini silmeye adar. Savaşta anne ve babasını kaybeden bir kız çocuğunu evlat edinir, onu iki oğluna kardeş yapar. Sık sık ziyaret ettiği dostunun mezarının başında “Artık sadece, savaşa kurban giden dostluğun hatıralarıyla yaşıyorum” der. 

Kimilerinin Yugoslavya iç savaşının başlangıç tarihi olarak kabul ettiği o maçın ve parçalanmanın resminin çekildiği diğer maçın üzerinden yirmi sekiz yıl geçmiş. Yirmi sekiz bin yıl geçse unutulmayacak kayıplar, utançlar ve acılarla. 
Anılarına olsun bu yazı da.

Wednesday, May 02, 2018

Melike Pekel: "Kadın futbolu daha samimi"

Almanya'da Bayern Münih gibi dev bir kulüpte yetiştikten sonra Metz formasıyla adım attığı Fransa'da dikkatleri üzerine toplayıp Paris Saint-Germain'e transfer oldu. Üç yıldır Millî Takımımızın da santrforu olan 23 yaşındaki oyuncu, hem kariyer hikâyesini hem de kadın futbolunun problemlerini TamSaha'ya anlattı. Genç oyuncu, erkek futboluyla kıyaslandığında kadın futbolunun çok daha samimi duygularla oynandığını söylüyor.


Ailen Almanya'ya ne zaman ve nasıl göç etmiş? Aileni bize biraz tanıtır mısın?
Babam 16-17 yaşındayken Kayseri'den Almanya'ya gitmiş. Kayseri'ye gidip gelişlerinde annemle tanışıyorlar ve 23-24 yaşlarında evleniyorlar. Böylece annem de Almanya'ya gidiyor. Annemin ailesinden Almanya'da kimse yok. Babam bir matbaa firmasında çalışıyor. Bir ablam, bir de benden bir yaş küçük erkek kardeşim var.

Ailende senden başka sporla uğraşan kimse var mı?
Erkek kardeşim de iyi futbolcuydu. Ama kolunu dört kez kırınca korktu ve bıraktı. Ablam da iyi futbolcuydu. Beraber futbol oynardık. Başlasa o da iyi futbolcu olurdu. Ama onun okulla arası çok daha iyiydi. O yüzden futbolu tercih etmedi.

Küçük bir kız çocuğuyken futbolcu olma fikri nerden aklına geldi? Sendeki yeteneği kim keşfetti?
6 yaşındayken okulda "Yeni futbolcular arıyoruz" diye bir ilân gördüm. Eve gittim ve ilânı aileme gösterdim. O dönemde mahallemizde sürekli erkeklerle futbol oynuyordum. Futbola hevesim çoktu. Annem, "Tamam, seni götürürüm kızım" dedi. Babam ilk başlarda, "İstersen voleybol ya da basketbola başla" dedi. Ama şimdi ona sorsanız, "Kızım benim sayemde futbolcu oldu" diyor. Ama tabiî hakkını yiyemem. Sonrasında beni çok destekledi. İlk idmanıma annem götürdü. İlk antrenmanda kimde yetenek gördülerse aldılar. Zaten erkek takımıydı. Futbola erkek takımında başladım. 14 yaşına kadar erkek takımında oynadım. Özel bir belgeyle 14 yaşına kadar erkek takımında oynayabiliyorsunuz. Gerçekten iyiyseniz size bu şansı veriyorlar. 

Futbolda altyapı eğitimini nasıl aldın? Bayern Münih'te forma giydiğini görüyoruz. Böylesine büyük bir kulübün nasıl bir altyapı sistemi var?
14 yaşını bitirdiğimde erkek takımını bırakmak zorunda kaldım. Sonrasında bir sene aynı kulübün kız takımında oynadım. Ama çok kötüydü. Sıkılıyordum orada oynarken. Sonra bir kupa maçımız oldu. Augsburg'dan bir takım beni gördü ve istedi. Transfer oldum. 17 yaşımda Augsburg'un U17 takımında oynuyordum. Sonra A takıma çıktım ve orada gol kralı oldum. Gol kralı olunca da Bayern Münih'e transfer oldum. Ligde 12 takım vardı. 24 maçta 16 gol atmıştım. Bu başarıdan sonra Bayern Münih beni aldı. Augsburg'da da birkaç şey öğrenmiştim ama temelimin tamamını Bayern Münih'ten aldım. Hayatımı değiştiren takım Bayern Münih oldu. Orada bana neyi, nasıl yapacağımı öğrettiler. Her şeyi çok daha detaylı anlattılar. İdmanlar çok kaliteliydi. Alman disiplini muhteşemdi. Altyapıdan itibaren çok profesyonel çalışıyorlar. Kızlara da öğretiyorlar bunu. Gerçi oradaki kızların hepsi çok profesyonel. 16 yaşında da olsalar hepsi çok iyi. En akıllı futbol nasıl oynanır, bunu gösteriyorlar.

Almanya'da kadın futboluna ilgi nasıl? Türkiye'de bu ilginin çok yüksek olmadığını düşünerek anlamamız için bize ayrıntılı anlatır mısın?
Almanya'da ilgi çok fazla. Alman Millî Takımı'ndaki kızların hepsinin sponsoru var. Orada gerçekten çok fazla yardım var. Kıyafet olsun, kramponlar olsun her şeyleri var. Orada hiç kimse kramponunu kendisi almaz. Ama Türkiye'de maalesef böyle bir şey yok. Herkes kendisi alıyor gördüğüm kadarıyla. Bana da sponsorlar gelmeye başladı. Hangi takım olduğuna bağlı olmakla beraber maça gelen taraftarlar da fazla. Bayern Münih ve Wolfsburg maçlarına çok sayıda futbolsever geliyor. Türkiye'de de aslında ilgi var. Burada oynadığımız millî maçlarda da seyirci sayıları fena değil.

Avrupa'da oynadığınız statlar nasıl?
Tabiî ki Bayern Münih'teyken Allianz Arena'da oynamıyorduk. 1860 Münih'in bir stadı vardı; orada oynuyorduk. Paris'te ise PSG'nin antrenman tesisleri Camp des Loges var. Orada altyapı için yapılan çok güzel bir saha var. Orada oynuyoruz maçlarımızı.

Bayern'den Paris Saint-Germain'e transferin nasıl gerçekleşti?
Çok iyi oyuncu olmama rağmen Bayern benimle kontrat yapmadı. Açıkçası beni sürekli oyaladılar. Bana hep, "Seneye kontrat vereceğiz Melike" diyorlardı. Ama o sene hiç gelmiyordu. Bu durum canımı sıkıyordu. Kış döneminde Metz'den bir teklif aldım. Fransa'da son sıralardı ama yine de gitme kararı aldım. Oraya gidip yüzde 100'ümü verecek ve sonrasına bakacaktım. Ancak Metz'e "Evet" demeden önce Bayern Münih'in antrenörü, "Tekrar düşün. Sana yeni kontrat yapacağız" dedi. Kabul etmedim. Gitmek istediğimi ve beni oyaladıklarını söyledim. Düşünsenize, Metz sonuncu sırada ve puanı bile yok. Ben takıma katıldıktan sonra arka arkaya üç maç kazandık. 11 maçta 8 gol attım. Bu durum tabiî Fransa'da da dikkatleri üzerime çekti.

Sanki bir adım geri atıp daha ileriye sıçrıyorsun.
Evet, kesinlikle böyle oldu. Bazen böyle yapmak zorunda kalırsınız. Şu an hiç pişmanlık duymuyorum. İyi ki de yapmışım. Herkes bunu yapamaz. İki günde karar verdim. Zaman kısıtlıydı. Gitmek zorundaydım. Yoksa bonservis işlemlerim olmayacaktı; oynayamayacaktım. O güne kadar başka bir ülkede yaşamamıştım. Aileme çok bağlı bir insanım. Arkadaşlarımdan çok annemle babamla gezerim. 11 maçta 8 gol attıktan sonra PSG beni istedi ve transferim gerçekleşti.

PSG senin gözünden nasıl bir takım? Orada nasıl bir düzeniniz var?
Tabiî çok farklı bir şey. İnanılmaz bir takım. Soyunma odaları çok güzel. İlk gittiğimde şok geçirdim. Çok profesyoneller. Bayern Münih'te de odalar güzeldi ama altyapıdan geldiğim için kendime ait dolabım bile yoktu. Kendi eşyalarımı çantada taşımak zorunda kalıyordum. PSG'de dolabımın üstünde ismim yazıyordu. Her şeyim hazırdı. Kıyafetlerim, numaralarım her şeyim tamdı. Bunlar insanı gerçekten motive ediyor. Sonra Türk halkının desteğini aldım. Sosyal medyadan Türkler bana destek mesajları çekti. Bunlar beni çok motive ve mutlu etti. PSG'nin nasıl bir dünya olduğuna gelirsek; geldiğinden beri herkes Neymar'a bakıyor. İyi oyuncu evet ama PSG sadece Neymar'dan ibaret değil. Başka oyuncular da var. Yıllardır bu kulübe hizmet eden oyuncular var. Ama taraftar olarak Parisliler şahane… Bayern Münih'te biraz tezahüratın ardından insanlar oturup maç izliyordu. Ama PSG'de öyle değil. Parisliler tıpkı Türkler gibi takımlarını inanılmaz bir coşkuyla destekliyor.

PSG'nin her maçına gidebiliyor musunuz?
Evet gidebiliyoruz. En son Şampiyonlar Ligi'ndeki Real Madrid maçına gittim. O maçta koreografi harikaydı. Atmosfer çok süperdi.  PSG'nin çalışanları, genç oyuncuları, personeli maçları izleyebiliyor. Böyle bir sistem var.

Alman futbol ekolünden sonra Fransa'da nasıl bir kültür vardı? İki ülke arasındaki kadın futbolunun farklarını anlatır mısın?
İki ülke arasında çok büyük fark var. Fransızlar bana göre Türklere benziyor. Duygusallar. Futbolları da farklı. Almanya'da takımlar yüzde 100 kesin pasla oynanmasını ister. Fransa'da ise böyle değil. Bireysel yeteneğini ön plana çıkartabiliyorsun. Fransa'da daha özgün ve özgürsün. Fransa'daki futbol anlayışı bana daha yakın geliyor. Ama disiplinim kesinlikle Alman. Türküm ama Alman disipliniyle yetiştim. Bunu da gösteriyorum gittiğim yerlerde. 

U19 Millî Takımımızın oyuncusu Metehan Güçlü de PSG'de forma giyiyor. Onunla tanışıyor musunuz? Kulüpte başka Türk oyuncular da var mı?
Metehan'la tanışıyoruz ve sık sık sohbet etme şansımız da oluyor. Bir kere gelip maçımı izlemişti. Ben de onun maçını izledim. Çok yetenekli bir golcü. Umarım ilerde parlayan yıldız olacaktır. PSG'de sadece ikimiz varız ama başka takımların altyapılarda Türk oyuncular bulunuyor. Nimes'de Umut Bozok var mesela.

Türkiye'de kadın futbolunun sorunları neler sence?
İnsanlar bizim hakkımızda hiçbir şey bilmeden yorumlar yapıyor. Mesela geçen gelişimde Ürdün maçını kaybettik. Herkes, "Biz Türkiye'yiz. Ürdün gibi takıma nasıl kaybederiz?" diyor. Nasıl kaybediyoruz biliyor musunuz? Türk Millî Takımı 8 ay içinde sadece bir kez toplanabiliyor. Hiç birlikte olmamış bir takımdan galibiyet bekleniyor. Bu oyuncuların hiçbiri birbiriyle oynamıyor ki? Çok zor bir durum bu… Ürdün dediğiniz takım 8 ay içinde 5-6 defa kamp yapmış, maçlar oynamış. Arada çok fark var. Uzun süreli ayrılıklardan sonra adapte olabilmek çok zor. Takım olamadan da kazanamıyorsunuz doğal olarak.

Bu durumda tabiî kadın futbolunun gelişmesi de zorlaşıyor. Peki, Türkiye'deki takımlardan teklif aldın mı?
Çok teklif geliyor. Ama öyle bir durum yok. Türkiye'yi küçümsediğimden değil. Bu söylediklerim yanlış da anlaşılmasın. Türk oyuncuların hepsi çok yetenekli. Ama burada kadın futboluna bakış açısı çok farklı.

Peki, Avrupa'daki takımlara buradaki Türk oyuncuları öneriyor musun?
Ben önersem dahi maalesef bakmazlar. Sadece Türkiye'de oynuyorlar diye bakmazlar. Maalesef böyle şeyler var. Mesela Bayern Münih'te oynarken millî takımlara giden oyuncuların kamp programlarını paylaşırlardı. Ancak benimkisini paylaşmazlardı. Çünkü Türkiye'yi maalesef önemsemiyorlar. Ama PSG'de daha çok soruyorlar. "Ne yaptınız, nasıl geçti? Ülkeni ne güzel temsil ediyorsun" diyorlar; ilgileniyorlar. Ama Almanlar ilgilenmiyor. Hiç sormazlardı. Çünkü önemsemiyorlar.

Tabiî burada aldığımız sonuçlar da devreye giriyor sanırım. Avrupa Şampiyonası elemelerinde Almanya 24 puanla grubu lider bitirmiş, biz sadece 4 puan almış ve sonuncu olmuşuz.
Evet, kesinlikle öyle. Maalesef bu durum üzücü.

Türkiye'deki kadın ligini izliyor musun?
Evet, takip ediyorum. Ama Avrupa ile kıyaslarsak seviye oldukça geride maalesef… Her kulüp çok idman yapmıyor. Sanırım en fazla idmanı Beşiktaş yapıyor. Diğer takımlarda işler çok farklı. Kızlar başka şehirlerde okuyup, başka şehirlere futbol oynamaya, idman yapmaya gidiyor. Mesela Kütahya'da okuyor ama İzmir'de oynuyor. Bazen sadece maçtan maça gidebiliyor. Böyle olmaz! İlk yarıdan sonra takımın yorulması çok normal… Ve bu durum eleştirilmemeli. Bu aslında sistemin sorunu... Ligin sponsoru yok. Fransa ve Almanya'da büyük sponsor destekleri var. Almanya'da Kadınlar Ligi'nin sponsoru Allianz. Fransa'da ise erkekler ligiyle aynı… Sponsor olmadan olmuyor maalesef…

Kadınlar futbolunu izlediğim zaman şöyle bir yorum yapıyorum. Kadınlar futbolu daha öz haliyle oynuyor. Yani tekmeye kafa atabiliyor. Ama bugün büyük yıldız oyuncular kendilerini koruyor. Erkekle kadın futbolu arasında sence nasıl farklar var?
Kesinlikle çok doğru bir tespit yapmışsınız. Erkekler daha çok yerde yatıyor. Kadınlar asla yatmaz o kadar. Yere düşse dahi ayağa kalkar, oynar. Gerçekten kadınlar tekmeye kafa atar. En büyük örnek budur… En büyük faulde bile kimse hakeme itiraz etmez. Hakem çalmadıysa ayağa kalkarlar, faul beklemezler. Erkek futbolunda bu durum tam tersi… Erkekler penaltı almak için kendisini yere atar. Kadınlarda bunu göremezsiniz. Penaltı almak için uğraşmazlar. Kadın futbolu daha samimi diyebilirim. Ancak bir eleştirim var kadın futboluna… Kadınlar saha içinde çok konuşuyor. Erkeklerde bu hiç yok. Paris'te bu durumu çok fark ettim. Bir hata yapayım, takım arkadaşlarım demediklerini bırakmıyor. Ne lâflar yiyorum ne lâflar… Bunu Türkiye'de yapsanız herkes küser.

Avrupa'dan gelen kaç oyuncu var şu an Millî Takımımızda?
10 kişiyiz. Bir arkadaşım FC Metz'den geldi. Kendisiyle beraber oynamıştık. Çok iyi bir oyuncu.Teknik heyete söylemiştim. Sonra takip ettiler ve o da Millî Takım'a seçildi.

Biraz da işin maddi boyutuna değinelim. Erkek futbolunda çok büyük paralar dönüyor. Kadın futbolunda durum nasıl?
Kadın futbolunda da büyük kulüplerde büyük para dönüyor. Almanya'da bazı oyuncular ek iş yapıyor. Orada kazanç daha az. Fransa'da ise tam tersi. Oyuncular daha fazla kazanabiliyor. İmkânlar daha yüksek.

Türkiye'de kadın futbolunun yaygınlaşması açısından sence neler yapılmalı?
Öncelikle futbolcular iyi para kazanmalı. İyi para kazansınlar ki hayat derdine düşmesinler. Hele ki okuyan oyuncular için daha zor. Çünkü okul ve futbol bir arada gitmiyor. Benim arkadaşlarım dışardan okumayı tercih ediyor. Kanadalı arkadaşım var, dışardan okuyor ve diploma alabiliyor. Almanya'da da durum böyle. Burada nasıl, hiç bilmiyorum.

Sen eğitim konusunu nasıl hallettin?
Benim mesleğim var. Aslında optikçiyim ben. Almanya'da oynadığımda Bayern Münih bana, "Meslek edin" dedi. Meslek edinmek çok önemli. Diploman varsa ilerisi için çok iyi her şey. Diploman yoksa çok zor.

"Optikçiyim" dedin. Açar mısın biraz?
Göz ölçüyor, gözlük satıyordum. İnsanlara hangi camların daha iyi olduğunu anlatıyordum. Hangi hastalara neler verilir, bunu gösteriyordum. Almanya'da göz doktoruna gidersiniz; bir hastalığınız yoksa göz ölçümünüz alınır, sonra optikçiye yollanırsınız. Optikçi daha detaylı bakar. Camların ayarını ve gözlüğü optikçi yapar. Bu meslek çok iyi bir meslektir. Dört sene çalıştım. Patronum çok iyiydi. Benim için bir dede gibiydi. Bana çok yardımcı oldu. Normalde saat 18.00'e kadar çalışmak zorundaydım. İdmana gitmem için beni 15.00'te bırakırdı. O olmasa buraya gelemezdim gerçekten. Üzerimdeki emeği çoktur.

Şu an Fransa'da sadece futbol mu oynuyorsun?
Evet, sadece futbol oynuyorum. Başka bir şey yapmam yasak. 

Peki, kazancından memnun musun? Ailene yardım edebiliyor musun?
Evet, çok memnunum. Maddi karşılığı çok iyi. Aileme de yardım ediyorum.

Ülkemizde futbolla ilgilenen genç kızlarımıza bu yollardan geçen genç bir oyuncu olarak neler söylemek istersin?
Türkiye'de işler biraz zor. İlerde umarım daha iyi olur. Futbola sevgileri varsa başlayabilir, bizim gibi millî oyuncu olabilirler. İleride her şey bambaşka olabilir. Hep devam etsinler ve önlerine baksınlar. Çok iyi bir oyuncu olurlarsa mutlaka birileri görür. Türkiye'den transfer olup da giden yok ama mutlaka olacaktır.

Bildiğin üzere 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı düzenlemek için adayız. Çekiştiğimiz Almanya'da doğup büyüyen bir futbolcu olarak adaylık sürecimizi nasıl değerlendiriyorsun?
Bence Türkiye, EURO 2024'e Almanya'dan daha iyi bir ev sahibi olur. Çünkü insanlarımız daha sıcak. Almanya'da böyle değil. Yabancılar gelsin, Türkler çok iyi karşılar. Yabancılık çekmezler. Yeni yapılan statların hepsi çok iyi. Maçları birlikte izlerler. Tatil zamanına denk geldiği için tarihi yerleri gezebilir, güzelim denizlerimize girebilirler. Muhteşem mutfağımızın tadına bakabilirler. Gurbetteki Türkler için de çok iyi olur. Çünkü zaten tatile geliyorlar; maçları da izlerler. Her gurbetçinin hayalidir Avrupa Şampiyonası'nın Türkiye'de oynanması.

Paris'te nasıl bir hayatın var? Boş zamanlarında neler yaparsın?
Genellikle sabahları idman yapıyorduk ama değişti. Şimdi öğleden sonra da yapıyoruz. Kahvaltı ve öğle yemeğinde kulüpte olmak zorundayız. Önceden sadece öğle yemeğiydi. Şimdi kahvaltıyı da eklediler. Kilolarımıza çok dikkat ettikleri için yemekleri de doktorumuz ayarlıyor. Sadece akşam yemeğini evde yiyorum. Herkesin kendi evi var zaten. Kimse tesislerde kalmıyor. Hepimiz aynı bölgede oturuyoruz. Antrenörüm aynı zamanda komşum. Alışverişe gidince orada da görüyorum.

Maç trafiğiniz nasıl?
Haftada bir maç yapıyoruz. Kupa maçı varsa da yine haftada bir kez oynuyoruz. O hafta lig maçı olmuyor. Öğle yemeklerinden sonra boşsam ya evde uyuyorum ya da arkadaşlarımla Paris'in merkezine gidiyoruz. Yaşadığımız yer çok rahat. Metro ile Eyfel Kulesi'ne 20 dakikada gidebiliyorum.

Futbol haricinde neler yapmaktan hoşlanırsın?
Genelde boyama yapmayı çok seviyorum. Suluboya olur, resim olur. Hat sanatını seviyorum. Yaptığım hatları arkadaşlarıma hediye ederim, onlar da evlerinin duvarlarına asar. Okumayı da çok severim. El işim gelişkindir. El becerim olmasa zaten optikçilik de yapamazdım. Günlük yazarım. Arkadaşlarımla bir evde toplanırız. Bunu çok yapıyoruz. Geçen sefer bana geldiler. Yemek yaptım. En yakınlarıma tabiî… 4-5 kişiydik. Her gün birinde toplanırız. Birlikte maçları izleriz. Kahvaltı yeri araştırır, boş günümüzde birlikte kahvaltıya gideriz.

Futbol bittikten sonra hayatına nasıl yön vermek istiyorsun?
Antrenörlük yapmak isterim. Paris'te bu imkânım var. Ama sadece bir senelik kontratım kaldı. İstersem başlarım ama sadece bir sene kontratım kaldığı için bitiremeyebilirim. Bunun için bekliyorum. Yaşım da daha genç olduğu için çok acele etmiyorum.

Peki, 1 sene sonra ne planlıyorsun? PSG'de devam edecek misin?
Onu hiç bilmiyorum. Kalmak isterim. Paris'i çok sevdiğim ve dilini de öğrendiğim için tercih ederim. Eskiden Fransa ile alâkam yoktu. Aklımın ucundan geçmezdi. Ama bugün dilini bildiğim bir ülkedeyim. Bu yüzden de kalmak isterim.

Thursday, April 26, 2018

Jupp Derwall: TÜRKİYE BÜYÜK TAKIM YARATAMAZ

Unutulmaz futbol adamı Jupp Derwall’in 27 yıl önceki söyleşisinde geçenler, ülke futbolunda birçok şeyin değişmediğini gösteriyor.

Türkiye futbol tarihini değiştiren isimlerden Jupp Derwall’in aramızdan ayrılışının sekizinci senesi. Alman antrenörün, Galatasaray’ın 14 yıllık şampiyonluk hasretini sonlandırması ve Avrupa kapılarını aralayan temelleri atmasının yanı sıra ülke futbolu üzerindeki etkileri de aşikâr. Görevde bulunduğu sürenin içerisinde ve sonrasında Türkiye futbolunun gelişimi için devamlı çaba harcayan Derwall’i, 31 Ağustos 1988’de Gelişim Spor’da yayımlanan, Yiğiter Uluğ ile yaptığı söyleşi ile yâd ediyoruz…
Niçin emekli olmak istiyorsunuz? Futboldan kopup köşenize çekilmeniz için erken değil mi?
61 yaşımdayım. Futbolda yaşamam gereken her şeyi yaşadım. Sevinçleri de, üzüntüleri de… Artık emekli olmak istiyorum. Çocuklarım evden ayrılıp, kendi yaşamlarını kurdular. Şimdi eşimle birlikte yeni bir düzen kuracağım.
Avrupa’da herhangi bir takımdan teklif alsanız, ne cevap verirsiniz?
Reddederim. Benim sorunum Türkiye’de çalışmak değil ki… Galatasaray’da dört yıl çalıştım. Her şey çok güzeldi. Birçok dost edindim. Kulüp yönetimi hala İstanbul’daki evimi hazır tutuyor. Her an gidip gelmem için… Türkiye’den uzakta olsam da Galatasaray ve Türk futboluna yardım için elimden galeni yaparım.
Türkiye’de dört yıl kaldınız. Bu süre içinde futbolculara ve takıma verdiklerinizin karşılığını yüzde kaç oranında alabildiniz?
İlk geldiğim Galatasaray’la bugünkü arasında farklar var. İlerleme kaydettik diyebilirim. İlk yıl hariç hep şampiyonluğa oynadık. İki kez de bu amacımızda ulaştık. İlle de bir yüzdeyle söylemem gerekirse, verdiklerimin karşılığını yüzde 60-70 oranında aldım. Tam kapasiteye ulaşmamamızın nedeni, futbolcuların gençlik döneminde iyi bir eğitimden geçmemiş olması. Hepsi kendini yetiştirmiş, onlara bazı şeyleri öğretmek için çok geç…
Türk futbolcusunun fizik ve uluslararası tecrübe açısından eksikleri olduğu söyleniyor. Bunun yanında kültürel eksiklikleri de var mı?
Günlük yaşamda herkes kendi kültür düzeyine göre ilişkiler kurar. Bu kural futbolcular için de geçerli. Hakemle diyaloglarını, birbirleriyle ilişkilerini hep kültür düzeyleri belirliyor. Futbolcuların saha içinde ya da saha dışında çirkin hareketleri oluyorsa, bu onların iyi eğitilmediğini gösterir. Ama dediğim gibi, birinci ligde oynayan birine bazı şeyleri öğretmek için çok geç. Uluslararası tecrübeye gelince… Türk futbolcusu kendi ligi dışında pek az maç oynuyor. Yılda birkaç milli maç ve Avrupa Kupaları… Yetersiz tabii…
Galatasaray’ın sizi getirmesinin bir nedeni de bu eksiğin kapatılması değil miydi?
Doğru, hedeflerden biri de buydu. Fakat her şeyden önce şampiyonluk geliyordu. 14 yıl şampiyon olamamış bir takım vardı ortada… Diğer takımlar gibi Galatasaray’ın da Avrupa’ya ilişkileri zayıf. Bir tek sezon öncesi kampı var. Dış temasları arttırırsak, bizde olmayan uluslararası bir futbol mantalitesini de kazanmış oluruz.

Türkiye’de başarılar çok coşkulu kutlanır ama yenilgiler bir türlü hazmedilemez. Taraftar sabırsızdır. ‘Bizde olmayan mantalite’ dediğiniz bu mu?
Avrupa futboluyla aramızdaki farklardan biri de bu. İyi futbol oynamak için önce futbolcuların rahat olması ve iyimser düşünmesi gerekir. Türk futbolcusunda bu iyimserlik yok çünkü üzerindeki baskı had safhada. Bu da bir korku yaratmış. Örneğin biz geçen yıl Samsun ve Malatya’ya yenildik. Onlar da birinci ligde oynuyorlar, futbolda her şey mümkün, yenilmek de… Ama bizim futbolcularımız, ‘yenilirsek bizi taşlarlar’ diye düşünüyor. Korkunun sonucunda da iyi futbol oynayamıyor. Almanya’dan bir örnek vereyim, geçen yıl Bayern Münih son haftalarda kritik bir yenilgi aldı ve şampiyonluğu Werder Bremen’e kaptırdı. Ama kimse Bayern Münih’in kampını basmadı, otobüsünü taşlamadı…
Yabancı antrenörlerin Türkiye’de karşılaştığı en büyük sorunlar bunlar mı?
Yabancı antrenörlerden çoğunlukla şampiyonluk bekleniyor. O zaman şartlar değişiyor tabii. Ben Türkiye’ye geldiğimde Galatasaray’da tek hedef vardı; şampiyonluk. Ben de programımı ona göre yaptım. Ama daha değişik hedefler olabilseydi, değişik bir çalışma yöntemi uygulayacaktım. Hedef, tabandan başlayıp yepyeni bir takım yaratmak olacaktı. Böyle bir takım yenilir de, şampiyonluğu da kaçırır. Ama futbolcuların üzerinde hiçbir baskı olmaz ve sonunda üstün bir takım yaratılır. Ne yazık ki, bunu Türkiye’de hiçbir yönetim kuruluna, hiçbir taraftara anlatamazsınız. Bu yüzden de Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe gibi takımlar şu anda geldikleri noktadan bir adım öteye gidemezler. Üzerlerindeki baskı büyümelerine engel olur.
Gelmeden önce sizi buna benzer koşulların karşılayacağını biliyor muydunuz?
Tabii. Zaten yabancılar genellikle şampiyonluk için çağrılır. Yalnız Türkiye’de taraftar biraz daha sabırsız. Şu anda Türkiye’de şampiyonluğa oynayan bir takımın, genç bir oyuncuya şans vermesine imkan yok. Hiçbir antrenör böyle bir riski göze alamaz çünkü ilk puan kaybında görevine son verilebilir. Bu yüzden de pek çok genç yetenek ikinci ya da üçüncü lig takımlarına gidip kayboluyor. Herkesle iddiaya girerim; Trabzonlu Hami, yetenekleri açısından Almanya birinci liginde bile oynayabilecek kapasitede. Ama üzerindeki baskı yüzünden üç yıl içinde bugünkünden de geriye gidecek.
Türkiye’deki spor basınını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dört yıl boyunca pek memnun kaldığımı söyleyemem. Haddinden fazla polemiğe giriyorlar, sansasyon amacıyla doğru olmayan şeyleri yazıyorlar. Futbol bir halk sporudur. İyiye de gitse, kötüye de gitse bunda basının payı vardır. Mesela bir ara ’24 takımlı lig’ söylentisi çıktı. Ben basının yerinde olsam, ’24 takımlı lige hayır!’ diye başlık atar, bunun futbolumuza zararlarını anlatırdım. Ne yazık ki bunu kimse yapmadı.

Şampiyonlar Ligi Yarı Final | Bayern Münih 1-2 Real Madrid Maç Özeti




Şampiyonlar Ligi Yarı Final | Bayern Münih 1-2 Real Madrid Maç Özeti
Maç özeti izle.

Tuesday, April 17, 2018

Clichy Paşa! - Bilgin Gökberk


Arda Turan’ın Akp’li sponsoru “Yerli milli bir değeri ülkeye geri getirdik mutluyuz” dedi.
***
Basın toplantısında her soru soruldu sorulması gereken tek soru sorulmadı.
Yerli milli değer referandum öncesi evet yerine hayır dese yine yerli milli mi olurdu yoksa vatan haini mi?

İbb’nin gözünde 5 kuruşluk değeri olur muydu?
***
Yerli milli değerin oynadığı ligin yayıncısı Katarlının, uçtuğu havayolu Malezyalının, kullandığı ev telefonu Lübnanlının.
***
Arda geldi ama Turhal Alpullu gidiyor.
Cumhuriyet’in ilk ürünleri Atatürk’ün mirası bile tezgâha kondu müşteri bekliyor.
***
En yerli en milli en değerli Türk’ün adı her stattan gidiyor, rahmetli kurduğu ülkenin statlarına bile artık giremiyor.
***
3-5 ay önce TFF’den izin alınmadığı için bir pankart Samsun stadına sokulmadı.
Üstünde “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” yazıyordu.
Ülkenin stadına o gün maytap, torpil, bıçak vs. her şey girdi.
Sadece ülkenin kurucusu giremedi.
***
Maytapların, torpillerin, bıçakların üzerinde Mustafa Kemal yazsa onları da sokmazlardı stada.
***
Samsun’da 19 Mayıs’a girmek için izin alması gereken kim?
Mustafa Kemal.
İzin verecek olan kim ?
Yıldırım bey ve arkadaşları.
Fıkra değil.
Valla gerçek.
***
Yakında Passolig de sorarlar.
Tff’den biri not alsın bi zahmet.
Adı Mustafa Kemal.
Soyadı Atatürk.
Baba adı Ali Rıza Efendi.
Ana adı Zübeyde Hanım.
Doğum 1881.
***
Daha dün Atatürk’süz Çanakkale Zaferi koreografisi elini kolunu sallaya sallaya İbb’cilerin stadına girdi.
İzin aldılar mı?
Aldılarsa ‘kim’den?
***
Bağımsızlığımızın simgesi olan savaşın koreografisinde
Clichy Paşa vardı,
Mustafa Kemal Paşa yoktu.
Sonra çıkıp 'Bizi neden sevmiyorlar?' diyorlar.
***
Atatürk’süz tarih yazmaya meraklıysan bari Çanakkale’yi O’nsuz yazma.
Alay konusu olma.
Mars’ta, Uranüs’te bile Dünya tarihini Çanakkale’siz, Çanakkale’yi Mustafa Kemal’siz anlatmazlar.
Başakcity’de anlattılar.
***
Genç, yaşlı, kadın, erkek tüm ülkenin savaştığı, 500 bin kişinin hayatını kaybettiği, liselerin şehit olan öğrencileri yüzünden mezun veremediği, Tıbbiye’nin eğitime ara verdiği, 3 İstanbul takımının neredeyse tamamının şehit olduğu Çanakkele Destanı, İbb başkan vekilinin stadında Togolu Adebayor Paşa ile anlatıldı.
***
3 büyük, bu yüzden büyük.
Çok şampiyon oldukları için değil.
Yerli milli oldukları için, Cumhuriyet’le büyüdükleri için, Cumhuriyet çocukları oldukları için, Cumhuriyet uğruna şehit bile verdikleri için.
Atatürk’ün askerleri oldukları için.
***
Ülkenin kurucusu daha dün kendi kurduğu Meclis’e de giremedi.
Sarıkla, cüppeyle, fesle gelenin kapılarda karşılandığı Meclis’te bir vatandaşın tişörtüne ‘siyasi içerik’li diye el konuldu.
Tişörtte Ata’nın fotoğrafı vardı.
                                                                           
Altında “Mustafa Kemalin askerleriyiz’’ yazıyordu.
***
Siyasi içerik dedikleri Atatürk’tü.
Yuh!
***
Federasyon başkanının 1 gecede 2-3 tv, 3-5 gazete aldığı ülkede, skandal koreografi için o gece tv’lerde tek kelime eden çıkmadı tabii.
Ligi yayınlayan tv’de sadece bir yorumcu dayanamadı, “Ata’nın orada olmamasından bir TC vatandaşı olarak rahatsız oldum” dedi.
Sunucu kızardı, bozardı kekeledi, “Peki biz maçlara geçelim” dedi.
***
Ekmek parası dedikleri de bu..
Gerektiğinde Atatürk’ü bile anında satmak..
***
İzmir Marşı’nın siyasete alet ediliyor diye statlara girmesinden rahatsız olan Dilmen 100’de 100 siyasi koreografinin Başakcity stadına girmesinden hiç rahatsız olmadı.
Hangi gezegende yaşıyorsa..
Bir de çıkıp “Başakcity burada sevilen ve saygı gören bir kulüp” dedi.
***
Tv’lerde Atatürk’e, annesine en aşağılık şekilde küfür, hakaret serbest, Mustafa Kemal’e, ‘Mustafa KeMAL’ demek serbest!
“Keşke Yunan kazansaydı hilafet olurdu Mustafa da olmazdı” demek serbest.
Katarlı kankanın tv’sinde yerli, milli olmadığı için ‘arena’ demek yasak.
Tesadüfen öğrendik.
***
Sunucu GS’nin stadına “Arena” dedi, yanındaki yorumcu hemen uyardı “Arena deme”.
Niye?
Mekânın sahibi mi kızıyor?
***
Ülke enteresan.
Türk Telekom Arena’nın ‘arena’sı yerli milli olmadığı ‘yabancı’ olduğu için koyuyor.
Yerli milli Türk Telekom’un yabancı’ya satılması kimseye koymuyor.
30-40 milyona ulaşan yerli milli Digitürk’ü Katar’lı arkadaşlara satmak no problem.
Digikatar’da ‘arena’ demek problem.
***
Futbolcu, babası yaşındaki gazeteciye 1-2 laf ettiğinde medya tek ses tek yürek oluyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin babası Atatürk’e gelen geçen laf ettiğinde tek ses, yürekli tek kişi çıkmıyor.
Sorsan hepsi Atatürk’ü sever de..
Konu bu değil.
Atatürk yaşasa onları sever miydi?
Konu bu.
***
Sistem öyle kokuşmuş ki..
Her siyasi görüşten, her düşünceden 30-40 milyon abonesi olan uluslararası 1 telekomünikasyon şirketi bile internet tv’lerinde yorumcuyu yandaş ‘uyumlu’ iktidara şirin gözüken gazeteciler arasından seçiyor.
***
Müşterinde kriter aramıyorsan iş vereceğin gazetecide de arama.
Ya da gazetecide aradığın kriteri abonelerinde de ara.
Müşterilerini de ‘uyumlu’lar arasından seç.
***
Bütün bunlar olurken bu toplara hiç girmeyen top medyası ne yapıyor?
Başbakanların atamayla geldiği ülkede hakem atamalarını tartışıyor.
***
Atatürk bu milletin yüreğinden, beyninden silinmez.
Silmeye kalkanlar da bu milletin hafızasından silinmez.
***
Nokta.

Bilgin Gökberk'in Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanmış yazısıdır.

Wednesday, April 11, 2018

Bayern Münih 0-0 Sevilla | UEFA Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final özeti video


Bayern Münih 0-0 Sevilla | UEFA Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final özeti video izle

Real Madrid 1-3 Juventus | Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final özeti




Real Madrid 1-3 Juventus | Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final özeti - golleri - video - izle.

Tuesday, April 03, 2018

Mbaye Diagne: Bir futbol seyyahı (Kasımpaşa)

Kasımpaşa'nın Ocak ayında transfer ettiği 1.91'lik santrfor, Senegal'de başlayan futbol macerasında, İtalya, Fransa, Belçika, Suudi Arabistan, Macaristan ve Çin'in ardından Türkiye'de forma giyiyor. Suudi Arabistan ve Çin tecrübelerini "ailem içindi" diyerek açıklayan 26 yaşındaki golcü, genç yaşta seçildiği ama hiç resmi maça çıkamadığı Juventus'un formasına ulaşmayı hayal ederken, yakın hedef olarak da Dünya Kupası finallerinde Senegal Millî Takımı'nda yer almayı görüyor. 


28 Ekim 1991 Dakar, Senegal doğumlusun. Dakar'da nasıl bir hayatın vardı? Aileni bize tanıtabilir misin?
 
Çocukluğum Dakar'da geçti. Orada arkadaşlarım ve sevdiklerimle birlikte oldukça güzel, sevimli bir çocukluk geçirdim. Annem ev hanımı. Annemle babam boşandı ve annem şimdi başka biriyle evli. Kendisiyle gayet iyi anlaşıyoruz. Birbirine bağlı bir aileyiz. İki erkek, iki kız kardeşim var ve kardeşlerimden biri de benim gibi futbol oynuyor.

Sendeki futbol yeteneğini ilk keşfeden kimdi?

Her çocuk gibi ben de arkadaşlarımla futbol oynayarak başladım. Okuldan çıkar çıkmaz hemen üstümü değiştirip arkadaşlarımla futbol oynamaya giderdim. Futbol oynamayı çok seviyordum. Ben futbol oynarken annem ya da diğer akrabalarımız beni izleme fırsatı bulamadı. Çünkü arkadaşlarımla hep sokakta oynuyordum. Daha sonra bir turnuvaya katıldım. O turnuvayı annem de izlemek istedi. Benim nasıl oynadığımı merak ediyordu. Beni izledi ve beğendi. İtalya'da yaşayan dayımı arayıp, gerçekten iyi oynadığımı söyledi. Dayım da "İznim olduğu zaman Dakar'a gelip Mario'yu izleyeceğim. Eğer yapılabilecek bir şey varsa ben size yardımcı olurum" dedi. Tatildeyken Senegal'e geldi. Tabiî biz o zamanlar arkadaşlarımla sokak futbolu oynuyorduk. Ayağımızda futbol ayakkabıları değil lastik ayakkabılar vardı. Dayım bana İtalya'dan ayakkabılar ve kıyafetler getirdi. Onlarla oynadık. Dayım beni izledikten sonra futbolcu olabileceğimi düşündü ve İtalya'ya götürdü. Orada denemelere katıldım. Kolay bir süreç değildi çünkü küçük bir çocuktum. İki sene boyunca İtalya'da kaldım ve çeşitli takımlara gittim. En sonunda da benim için inanılmaz bir rüyayı gerçekleştirip Juventus'la sözleşme imzaladım. Gerçekten harika bir tecrübeydi. Fantastik bir andı benim için. Çünkü Dakar'dan gelip İtalya'da Juventus'la sözleşme imzalamak, benim gibi küçücük bir çocuk için gerçekten ulaşılmaz bir hayaldi. Ben de bu hayali gerçekleştirmiş oldum.

İtalya'ya ilk gittiğinde A.S.D. Brandizzo takımında başlıyorsun. Orada nasıl bir eğitim aldın?

Brandizzo genç oyuncular için bir futbol akademisi gibiydi. Tabiî akademi derken gözünüzde Kasımpaşa gibi bir takım canlanmasın. Çünkü Kasımpaşa bir Süper Lig ekibi ve buranın da bir akademisi var. Ama Brandizzo, İtalya 5. Ligi'nin bir takımıydı. Küçük bir akademiydi. Küçük ve hoş bir şehirdi. Aynı zamanda zengin de bir yerdi. Altyapı eğitimine çok önem veriyorlardı. Benim için orada başlamak normal sayılmalı. İtalya'ya yeni gitmiştim ve adım adım ilerlemem gerekiyordu. Oradan başladım. Ama oradan başladığımda daha yüksek seviyelere ulaşabileceğimi de gösterdim. Çok gol attım ve çok başarılı oldum. Benim için harika bir tecrübeydi. Orada oynayan tek yabancı oyuncu bendim. Onun dışındaki oyuncuların hepsi İtalyandı. İnsanlar bizi izlemeye, desteklemeye, moral vermeye gelirdi. Oradaki anlar da gerçekten değerli anlardı benim için. Brandizzo'da iyi mücadele ettim, iyi bir performans gösterdim. Kendi yaş grubumda 40 gol attım. Bu performansın ardından beni bir üst kategoriye geçirmeye karar verdiler.

Bu etkileyici performanstan sonra Juventus'a transfer oluyorsun. Biraz önce bunu "bir hayali gerçekleştirmek" olarak tanımladın. Juventus'un seni nasıl seçtiğini anlatır mısın?

Brandizzo'dan sonra aslında Bra'ya gittim. Bra yarı profesyonel bir takım gibiydi. 3. Lig'de mücadele ediyorlardı. Bra'ya gittikten sonra şunu gördüm, insanlar alt liglere ilgi duyuyor ve o liglerdeki oyuncuları izliyor. Orada da 23 gol attım ve bir anda Serie B takımlarının gözdesi oldum. Birçok takım beni transfer etmek istiyordu. Ben de bu ilginin farkındaydım ama sonra Juventus ismini duyunca çok heyecanlandım ve elbette onlarla anlaşmaya karar verdim. Brandizzo'dan sonra Bra'ya geçişim ve oradaki iyi performansım beni Juventus'a taşımış oldu. 

Juventus seni alır almaz Fransa'nın AC Ajaccio takımına kiralık olarak veriyor. Sezonun ikinci yarısında ise Belçika'nın Lierse takımına kiralık olarak gidiyorsun. Bu kadar hızlı kulüp değiştirmenin sebebi neydi? Fransa ile Belçika'da yarımşar sezon geçirmek sana neler kattı ya da kaybettirdi? 

İyi bir tecrübeydi diyebilirim. Sürekli şehir değiştirdim. Yeni bir şehir tanıdım. Zor tarafları da vardı. Özellikle adaptasyon konusu çok zordu. Çünkü 6 ayda bir takım değiştirmek, başka bir şehre gitmek kolay değildi. Özellikle Ajaccio'dan sonra Lierse'ye gitmek ve adapte olmak çok zor oldu benim için. Ajaccio'da yabancı kuralıyla alâkalı bir problem çıktı. Oynayamadım ve transfer döneminin açılmasını beklemek zorunda kaldım. Çünkü Fransa'da oynayabilmek için ya Avrupa pasaportunuzun olması ya da millî takımda belli bir sayının üzerinde forma giymeniz gerekiyordu. Avrupa pasaportum yoktu ve o dönemde genç olduğum için millîlik kriterlerini de karşılayamıyordum. Orada böyle bir problem yaşadığım için Lierse'ye geçtim. 11 maç oynadım ve 7 gol attım. Fena bir performans göstermedim ama kiralık bir oyuncu olmanın zorluklarından birisi de her seferinde Juventus'a geri dönmek zorunda kalmamdı. Gittiğim kulüpte iyi oynasam da oynamasam da eninde sonunda Juventus'a dönüyordum. Yine öyle oldu ve Juventus'la bir hazırlık dönemi geçirdikten sonra Suudi Arabistan'a gittim. Bu kadar kısa sürede şehir, takım ve ülke değiştirmenin hem iyi hem de zor yanları vardı. Özellikle Lierse'de iyi bir performans gösterip tekrar Juventus'a geri dönmek işleri biraz daha karmaşıklaştırdı.

Kariyerindeki hızlı değişimin bir türlü bitmek bilmediğini görüyoruz. Lierse'den dönünce Juve seni bu kez yine yarım sezonluğuna Suudi Arabistan'ın Al-Shabab Riyad takımına kiralıyor. Sezonun diğer yarısında ise bu kez Belçika'nın Westerlo takımına gidiyorsun. Suudi Arabistan'da neler yaşadın ve sonrasında ikinci Belçika maceran nasıl geçti?

Aslında benim için iyi bir dönemdi. İtalya'ya çocuk yaşta gitmiş ve daha sonra Juventus'la sözleşme imzalamış birisinin diğer takımlara kiralık olarak gitmesi ve gittiği her takımın kendi ülkesinin Süper Ligi'nde yer alıyor olması, oldukça iyi bir durumdu benim için. İyi bir dönem olarak nitelendirebilirim. Arabistan'a gitmeye karar verdim, çünkü çok iyi bir teklif aldım. Avrupa'da kazandığımdan çok daha fazla bir para teklif edildi. O yüzden oraya gitmek istedim. Gitme kararımı Juventus'a bildirdim. Juve başlangıçta bu teklife sıcak bakmadı ve bana izin vermedi. Orasının gözden uzak bir lig olduğunu, genç bir oyuncu olarak Juventus'ta kalmamın daha doğru olacağını söylediler ama benim için o teklif maddi açıdan güzel bir teklifti. Juventus'a bu teklifi kabul etmek istediğimi söyledim. Çünkü artık para kazanmak ve aileme yardımcı olmak istiyordum. Nihayetinde Suudi Arabistan'a gittim. Ama oraya alışmak gerçekten zordu. Çünkü Avrupa'daki futbol anlayışıyla Arabistan'daki çok farklıydı. Evet, ben de Müslüman bir oyuncuyum ama bulunduğum ortamda futbola bakış açısı tamamen farklıydı. Adaptasyon çok zordu. Evet, orada iyi para kazandım ve aileme yardımcı olabildim. Ama 6 ay sonra menajerime tekrar Avrupa'ya dönmek istediğimi söyledim. O dönemde de Avrupa'dan beni isteyen kulüplerden birisi Belçika'dan Westerlo'ydu. Daha sonra Westerlo ile bir anlaşmaya vardım ve Arabistan macerasından sonra Avrupa'ya dönmüş oldum.

Westerlo'da yarım sezon forma giydikten sonra Juventus'a geri dönüyorsun ancak İtalyanlar bu kez seni Macaristan'ın Ujpest takımına satıyor. Macaristan'da da 6 ay geçiriyorsun. Orada neler yaşadın? 6 ay sonra ise bu defa Çin'e transfer oluyorsun. Çin'deki iki sezonun nasıldı? 

Aslında Juventus satışımın yüzde 100'ünü yapmadı. Yüzde 50 Juve, yüzde 50 Ujpest olacak şekilde satış yapıldı. Ujpest'e gittikten sonra iyi bir performans gösterdim. Oradan aldığım teklif benim için iyiydi. Kalitemi gösterme fırsatı buldum ve 17 maç oynadım. Ujpest gerçekten çok iyi bir takımdı ve bu durum bana çok yardımcı oldu. 17 maçta 11 gol attım. Orada gösterdiğim iyi performanstan sonra Avrupa'da başka takımların da ilgisini çektim. Bu takımların başında Sporting Lizbon geliyordu. Sporting'le her konuda anlaştım. Sözleşmeyi imzalamak üzereydim. Ama bir menajer araya girdi ve bana Çin'den teklif olduğunu söyledi. O teklifin gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu söyledim. Çünkü Sporting'le her konuda anlaşmak üzereydim. Sadece küçük detaylar kalmıştı. Ama gelen teklif inanılmaz bir rakamdı. Reddetmesi çok zordu. Çünkü Sporting'le yapacağım kontratın yaklaşık 5 katına karşılık geliyordu. Ve o anda bir seçim yapmak zorundaydım. Çünkü bu tarz teklifler, futbol hayatınız boyunca çok fazla karşılaşabileceğiniz teklifler değil. Evet, Lizbon'da oynasaydım millî takıma gitme şansım daha yüksekti. Daha farklı bir seviyenin oyuncusu olacaktım. Kariyerim için belki daha farklı bir adım olacaktı. Menajerimle birlikte bir otel odasında oturduk. Düşündük ve bunun tartışmasını yaptık. Babamı aradım. Benim için en önemli şey ailemdi. Bu teklifi kabul edersem ailem için birçok şey yapabilecektim. Tabiî işin Ujpest ve Juventus tarafı da vardı. Ben Çin'e gidince, onlar daha fazla para kazanacaktı. Bu tartışmalardan ve babamla konuştuktan sonra ailemi ön plana alıp Çin'den gelen iki yıllık teklifi değerlendirmeye karar verdim. Bu teklifi kabul ettiğimi onlara ilettim. Böylece Çin maceram başlamış oldu.

Bu yılın Ocak ayında Kasımpaşa ile yolların kesişti. Buraya transferin nasıl gerçekleşti?

Çin'de iyi futbol oynadım, iyi işler yaptım. İlk yılım adaptasyon olarak çok zordu. Yine de 17 gol attım. Belirli bir şöhret yakalamıştım. Orada devam etmek için önümde birçok seçenek vardı. Çünkü artık isim yapmış bir oyuncuydum. Ancak Çin'de oynamaya devam edersem millî takıma gitmem çok zor olacaktı. Çin macerası benim için iki yıllık fedakârlık gibi bir şeydi. Çünkü dilini çok zor öğrenebileceğiniz, çok uzak bir yerde futbol oynamak bazı şeyleri zorlaştırıyordu. Maddi anlamda ise her şey yolundaydı. 25 yaşında bir oyuncu olarak orada iki yıllık tecrübeden sonra tekrar Avrupa'ya dönmek ve kalitemi göstermek istedim. Millî takımda oynayabilmek ve daha yüksek hedeflere ulaşabilmek için oldukça doğal bir seçimdi. Avrupa'ya döndükten sonra başka takımların ilgisi oldu. Menajerlerle konuştuk. Teklifi getiren insanlarla tartıştık ve Kasımpaşa'da karar kıldık. Çünkü Kasımpaşa çok ciddi bir ekip. Oldukça güçlü bir kadrosu ve belirli bir amacı olan bir takım. Karşılıklı olarak birbirimize yardımcı olabilirdik. Bunu düşündüğüm için bu teklifi kabul etmeye karar verdim. Burada olduğum için çok mutluyum. Buraya gelmeden önce bana anlattıklarından daha fazlasını Kasımpaşa'da bulmuş oldum. Çünkü eğer böylesi bir teklif karşıma çıkmasaydı Çin'den ayrılmak ya da Türkiye'yi seçmek çok kolay değildi benim için… Daha fazla düşünmem gerekirdi. Ama şu an burada olduğum için çok mutluyum.

26 yaşında olmana rağmen tam anlamıyla bir futbol seyyahısın. Dünyanın birbirinden ilginç yerlerini gezmiş ve futbol oynamışsın. Geriye dönüp baktığın zaman bu durumu nasıl değerlendiriyorsun?

Evet, ama bu gezginlik tamamen benimle alâkalı bir durum değildi. Bana bağlı bir şey değildi. Bunu gerektiren bazı durumlar oldu. Farklı yerlere gitmem gerekti. Futbol aslında biraz da böyle. Çin'de çok güzel iki yıl geçirdim. Burada 1.5 yıllık sözleşme imzaladım. Bu süreçte takıma odaklanmak ve elimden geleni yapmak istiyorum. Ama karşınıza neyin nasıl çıkacağını hiç bilemiyorsunuz. Burada çok iyi oynadıktan 6 ay sonra gelip başka bir takım sizi isteyebilir ve Kasımpaşa da isterse siz de o takıma gitmek zorunda kalabilirsiniz. Tabiî bu düşündüğüm bir şey değil. Bunu örnek olması için söylüyorum. Bu 1.5 sene boyunca Kasımpaşa'da olmak ve elimden gelenin en iyisini yapmak istiyorum. Ama futbol böyle bir şeydir. Kısa sürede iyi performans gösterirseniz başka takımların ilgisini çekebilirsiniz. Ve eğer oynadığınız takım, gelen teklifi değerlendirmek isterse ayrılmanız gerekebilir. Benim transferlerim her zaman bana bağlı değildi. Kimisinde durumlar bunu gerektirdi. Şu an Kasımpaşa'dayım. 1.5 sene burada kalmak istiyorum. Ama futbolun neler getireceğini hiçbirimiz bilemiyoruz. 

Senegal, İtalya, Fransa, Belçika, Suudi Arabistan, Macaristan, Çin ve sonunda Türkiye'de forma giymiş bir oyuncu olarak Süper Ligimizi nasıl buldun? Oynadığın ve takip ettiğin liglerle bizim ligimiz arasında nasıl farklılıklar var?

Türkiye Ligi oldukça zor bir lig. İzlenme oranı da yüksek. İnsanların ilgisini çeken bir lig. Üç sene önce Belçika'da oynadığım dönemi düşünüyorum; Belçika Ligi de oldukça ilgi çekiciydi. Ama şu an iki ligi karşılaştırınca Türkiye'nin daha önde olduğunu söyleyebiliyorum. Çünkü burada çok büyük oyuncular var. Burası hiç kolay bir lig değil ama Fransa ve İngiltere kadar zor da değil. Profesyonellik seviyesi çok yüksek. Şu an bana, "Belçika mı, Türkiye mi?" diye sorsanız Türkiye'de oynamayı tercih ederim. Ya da "Çin mi, Türkiye mi?" diye sorsanız cevabım yine Türkiye olur. Profesyonellik seviyesi, insanların futbola bakış açısı, ilgi seviyesi, izlenirliği daha yüksek. Çok güzel statlar var. Bütün takımlar oldukça iyi futbol oynamaya çalışıyor. Burası zor ve ilgi çeken bir lig. Oynaması da çok keyifli bir lig…

1.91'lik boyunla hücum hattının her bölgesinde görev yapabiliyorsun. Fizik ve görünüş olarak da Mario Balotelli'ye benziyorsun. Kendine hangi oyuncu ya da oyuncuları örnek alıyorsun?

Drogba, Eto'o, El Hadji Diouf gibi oyuncuları örnek alıyorum. Balotelli de bunlardan birisi. İtalya'ya gittiğimde Balotelli çok güçlü bir figürdü. Oraya giden yabancı bir oyuncu olarak Inter'de bu kadar güçlü bir karakteri gördüğünüzde; fizik olarak size benzeyen, sizinle aynı renkte olan bir oyuncuyu gördüğünüzde onu örnek almanız ve onun gibi olmaya çalışmanız oldukça normal. Ben de Bra'da Balotelli'nin kardeşine karşı oynadım. Balotelli, Inter'de çok güçlü bir oyuncuydu. Evet, bazı saçmalıklar yaptı ama oldukça iyi bir oyuncu.

Çalıştığın onca teknik adamla karşılaştırdığın zaman Kemal Özdeş'in ne gibi farklılıkları var?

Ajaccio'da Fabrizio Ravanelli gibi ünlü bir hocayla, Suudi Arabistan'da Mourinho'nun yardımcılığını yapan Jose Morais'le çalıştım. Juventus'a gittiğimde takımın başında Antonio Conte vardı. Çin'de üç farklı teknik adam gördüm. Sırp Dragomir Okuka, Portekizli Jaime Pacheco ve son olarak da Almanların ünlü futbol adamı Uli Stielike ile çalıştım. Burada ise Kemal Özdeş Hocayla çalışıyorum. Onun hakkında çok fazla şey söylemem mümkün değil çünkü çok fazla tanımıyorum. Buraya geleli iki ay oldu ve her şeye adapte olmaya çalışıyorum ama kurduğu kadro ve yaptığımız işe bakınca her şey iyi görünüyor.

Dünyayı bu kadar çok gezen bir oyuncu olarak Mbaye Diagne'nin en büyük hedefi nedir? Juventus içinde ukde olarak kaldı mı?

Evet, bir gün Juventus'a dönmeyi çok isterim. Çünkü çok sevdiğim bir takım ve kadro… Ama şu anda kulübümle 1.5 yıllık kontratım var. Bu süre boyunca elimden gelenin en iyisini yapmak istiyorum. Ben bir forvet oyuncusuyum. Kendi kalitemi, özelliklerimi biliyorum. Şimdiye kadar gittiğim her ligde goller atmayı ve takımıma katkı sunmayı başardım. Burada da aynı şeyi tekrarlamak istiyorum. Gol atacağımı biliyorum ama bu hem oynayacağım süreye hem oynayacağım maçlara bağlı olarak değişecektir. 1.5 sene boyunca burada elimden gelenin en iyisini yaptıktan sonra fırsatları değerlendirip, kendime bir yol çizeceğim. Buraya henüz geldim ve konuşmak için erken. Elimden gelenin en iyisini yapıp, takıma katkıda bulunmak istiyorum.

Senegal Millî Takımı hakkındaki düşüncelerin nedir?

Millî takımla alâkalı bir üzüntüm var. Yayınlanan 35 kişilik bir liste vardı ve ben de o listedeydim. Buraya geldiğimden beri 9 maç oynadım ve 6 gol attım. Kendimi formda hissediyor ve milli takıma seçileceğimi düşünüyordum. Daha sonra 30'a düşen listede ise yer almadım. Bu da beni biraz üzdü. Ama bu önümüzdeki hazırlık maçlarıyla ilgili bir liste. Kesin Dünya Kupası kadrosu değil. Onun için daha zaman var. Göstereceğim performansla daha sonraki hazırlık maçlarında ve sonunda da Dünya Kupası'nda olmak istiyorum. Çalışmaya devam edeceğim.

İstanbul'da nasıl bir hayatın var? 

Oldukça güzel. Boş zamanlarımda ailemle, oğlumla vakit geçiriyorum. Alışverişe gidiyoruz. Buradaki ünlü yerlere gidip tanımaya çalışıyoruz. Şu anda İstanbul'da ailemle birlikte güzel bir hayat yaşıyoruz.

Afrikalı oyuncuların genelde ülkelerinde yardım faaliyetlerinde bulunduğu bilinir. Senin de böyle bir organizasyonun ya da yardım faaliyetin var mı?

Senegal'de bir futbol okulum var. Doğup büyüdüğüm mahalleden çıkan tek profesyonel oyuncu benim. Bu yüzden beni ve ailemi orada herkes tanır. Ben de oradaki herkesi tanırım. İhtiyacı olan insanlar ailemin evine gidip ihtiyaç duydukları şeyleri karşılayabilir. Bu dünyanın her yerinde var. Yemek bulamayan insanlar gördüm İtalya'da… Dünyanın her yerinde var bu durum. Afrika'da biraz daha fazla… Ben onlara yardım etmekten mutluluk duyuyorum. Eğer yemek için erzak yardımı gerekiyorsa, elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum. Çin'de oynarken Senegal'de futbol oynamak isteyen çocuklara ihtiyaç duydukları malzemeleri gönderirdim. Kullanılmayan şeyleri oradaki çocuklara yollardım. Dediğiniz gibi bunu birçok Senegalli oyuncu yapıyor. Ben belki çok fazla fakirlik görmedim ama bunu yaşayan insanlara yardım etmek beni mutlu ediyor. Belli bir ekonomik refaha ulaşmış oyuncular bu yardımları yapmaya çalışıyor. Ben de elimden geldiğince çocuklara yardım etmeye çalışıyorum.
 
eXTReMe Tracker